0

Geçtiğimiz gün, kadim bir dostumla telefonda uzun bir hasbihal imkanı yakaladım ve kendisinden duymaya çok da alışkın olmadığım "inciniyorum" kelamının dudaklarından usulca dökülüverdiğine tanıklık ettim. Ona "kime ve niye" diye sordum… Aynı ılımlı ve uysal tavır "sevdiğimin yüreği incitiyor beni" cevabını verdi… Aramızda kısa zamanlı bir sessizlik gidip geldi… Etkilenmiştim. Her eleştiriyi, işareti, dostane uyarıyı "incitilmek" olarak yorumlayan, ardından zayıflığını - aslında aslî kimliğini- kocaman feryatların içine bırakanların bir yabancıyı andıran ırak varlıklarına o kadar alışmıştım ki, derinden örselendiğini hissettiğim bir kalbin "incinmeyi" bu kadar latif ve ürkek söylemesi etkilemişti beni…

Buna rağmen ona "incindiğin sensin, kendi kalbin" deyiverdim… ve ekledim;
"Sen, muhatabının yüreğinde doksanıncı basamakta olduğuna inandırmıştın kendini oysa beşinci basamakta tutuluyordun. Fark ettiğin sadece bu… Değişense bakış açından, görüş alanından başkası değil… Şimdi seni, başından şu ana dek beşinci basamakta tutan mı suçludur, aslında hiç çıkarılmamış olduğunu fark ettiğin doksanıncı basamak mı? Yoksa bunu anlamakta geciken hissiyatın mı?"

Böylece, çok uzun zamandır kaleme almayı düşündüğüm muhtevayı, konuşmanın şiirselliğini de ekleyerek, aklımın içinde bir sayfaya bıraktım… Bir zamandır sadrımı hakikati ile ikaz ettiğim bir hatırlatma bu; Yaptıkları ile ancak kendini zedeler insan yahut izin verir zedelemesine, uzatarak kalbini bir diğerine; "buyur!" der, "içimde ne kadar billur ülke varsa, ne kadar zümrüt şehir, hepsine girmene müsaade ediyorum! Herkesten sakladığım sırlarımı, incelmişlik ve incinmişliklerimi avuçlarına almana, keşfetmene de izin veriyorum!"

Siz bunca açıkken, karşınızdakinin ihtimal dahilindeki imtihanları hesaba katarak ihtiyatlı davranacağını ve sadrınızdaki incileri heybesine dolduracağını hesap edemezsiniz elbet!

Yine soru; bu noktada saf bir haletle ömür yollarını adımlayan ve samimi olan, bir diğerini kurnazlığından ötürü yargılama hakkına sahip midir? Akrep mizacının zehirlemeyi gerektirdiğini unutan kendisidir de kaybeden kendisi midir?

Fakat her defasında hazin bir tecellidir; biri, gönüllü olarak bölüştükleri ile yalnızca hayal kırıklığı merkezli sınanırken, bir diğeri esirgedikleri ve sakladıkları ile imtihana tabi tutulacaktır.

Konu ile alakasız gibi duracak oysa değil… Hiç dikkat ettiniz mi? Fitneden, kul hakkından, söz taşımaktan, merhametsizlikten, kırılmaktan; haset, ikiyüzlülük, gıybet, hainlik, ezcümle kötülükten en ziyade bahsedenler bu kelimelerin hakkını da en çok verenler… Çünkü etrafında dönüp durdukları başkaca kavramları yok, yok içini dolduracak, çekim alanına girecek başkaca kelimeleri… Bu kirli mefhumları tavaf edenlerin kendilerine duyduğu aşk öylesine derin ve büyük ki içlerindeki yaraların şekil ve büyüklüğü ile meşgul olmaktan ve onları karşıdakine atfetmekten fırsat bulamazlar hatalarını gözden geçirmeye. Bunun yanı sıra suçlamayı, mütemadiyen haykırmayı, ulu orta ağlamayı ihmal etmezler. Umut, muhabbet, vefa, güzellik, iyilik gibi sözcükler, sözlüklerinde sıklıkla yer almaz… Hakikatlerini fark edip kendileri ile yürümek istemeyenler kolay yaftalanırlar… Yazık ki böyle…

Megalomanlık hayatın her alanını kaplamış durumda… Belki de en çok fedakarlık gerektiren kültür ve sanat zarafetinin içine dahi otağını kurmuş, kalpleri esir almış; çevremize kendine hayran, bunun yanında kendine acıyan ve bulunduğu her ortamı savaş alanına çevirme arzusuyla yanan insanlar bırakmış durumda… Gerçek manada "Biz" diyen, di-ye-bi-len, yapılan yanlışları "sen" ibaresini yanına eklemeden söyleyebilen bir azınlık kaldı!

"Benim acım, benim hakkım, benim yarem, benim yarınım, benim yarım kalmışlığım; benim, benden, ben…" "Sen" i ve eylediklerini kim mazur görsün ey hünerli ikilem!

Selam ile.

Nuray Alper