Ortadoğu’da süregelen çatışmalar, yalnızca cephe hatlarında değil, hukuk ve vicdan alanında da derin yarılmalar oluşturmaya devam ediyor. İsrail’in Lübnan’na yönelik saldırılarının yarattığı yıkım, bu yarılmanın en somut örneklerinden biridir. Sivil alt yapının geniş ölçekte tahrip etmesi, yerleşim alanlarını hedef alması ve yüz binlerce insanın yerinden etmesi uluslararası hukuka saygı duymadığını açıkça gösteriyor.
Zira uluslararası hukukun temel ilkeleri olan “ayrım gözetme” ve “orantılılık”, savaşın en sert koşullarında bile sivillerin korunmasını zorunlu kılar. Bu çerçevede, askerî hedeflerle sivil unsurların açık biçimde ayrılması ve kullanılan gücün hedefle orantılı olması gerekir. Ancak sahadan gelen veriler ve bağımsız gözlem raporları, bu ilkelerin giderek aşındığını düşündürüyor.
Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Hakları İzleme Örgütü gibi kuruluşların uyarıları, sadece teknik hukuk tartışmaları değil, aynı zamanda temel insani değerlerinin çiğnendiğini gösteriyor. Mevcut İsrail yönetimi, Hizbullah’ı bahane ederek askeri alt yapıyı hedef aldığını iddia etse de, ortada geniş çaplı bir yıkım var.
Sivil yaşamı sürdüren temel unsurların yani elektrik sistemleri, su kaynakları, ulaşım ağları, sistematik biçimde yıkarak yalnızca anlık askerî hedeflerle açıklanamayacak bir sonuç doğuruyor. Bu durum, savaşın araçları ile amaçları arasındaki sınırı yıktığını gösteriyor.
İsrail’in bu saldırgan tutumu, kısa vadeli kazanımlar elde ettiği görünse de uzun vadeli güvenliği tehlikeye atıyor. Zira kolektif cezalandırma hissi doğuran uygulamalar, yalnızca mevcut çatışmayı derinleştirmekle kalmaz, aynı zamanda yeni çatışmaların zeminini hazırlar. Güvenlik, yalnızca askerî üstünlükle değil, meşruiyetle de inşa edilir. Meşruiyetin zedelendiği bir ortamda ise hiçbir askerî başarı kalıcı bir güvenlik üretemez.
Bu noktada aslında meselenin daha az konuşulan başka bir boyutu ortaya çıkıyor: İsrail’in izlediği geniş kapsamlı bu yıkım politikası, yalnızca bölge halklarını değil, dünya genelindeki Yahudi topluluklarını da dolaylı biçimde olumsuz etkiliyor.
Nitekim Chicago’da bizzat şahit olduğum Yahudi kökenli bir hanımefendinin sohet ortamındaki şu sözleri bu durumun insani boyutunu çarpıcı şekilde ortaya koyuyor: “İsrail’in bu saldırgan tutumu nedeniyle Yahudi olduğumu söylemekten hem çekiniyorum hem de utanıyorum.” Bu, yalnızca bireysel bir rahatsızlık değil, aynı zamanda İsrail saldırganlığının Yahudi kimliğiyle nasıl özdeşleştiğini gösteren ahlaki bir sorgulamaya yol açıyor.
Elbette eleştirimiz herhangi bir kimliğe değil, doğrudan İsrail’in saldırgan tutumuna yöneliktir. Akıl ve vicdan sahibi Yuhudiler de Netanyahu’nun bu barbarlığını onaylamıyor. Hukukun, insan haklarının ve vicdanın ortak dili, sivillerin korunmasını ve hesap verebilirliği zorunlu kılar. Bu ilkelerden uzaklaşan her politika, sadece karşı tarafı değil, uygulayıcısını da ahlaki ve siyasi bir çıkmaza sürükler.
Toparlayacak olursak, güvenlik bahanesi ile yürütülen yıkım, kısa vadede askerî sonuçlar almış gibi görünse de uzun vadede daha derin güvenlik riskleri üretir. Zira gerçek güvenlik, yıkımın değil, barış ve adalet üzerine inşa edilir. Adalet, ancak hukuka ve temel insani değerlere sadık kalındığında mümkündür. Zira vahşet, İsrail’i asla güvenli kılmayacak!