İsrail’in Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafedeki Ebu Zuhur Hava Üssü’nü vurması, sıradan bir Suriye saldırısı olarak okunabilir mi? Yoksa hedef Şam’dan daha çok Ankara’nın Suriye’deki yükselen ağırlığı mı?

18 Ağustos gecesi İsrail uçakları, Suriye’nin İdlib kırsalındaki Ebu Zuhr Hava Üssü’ne sekiz ayrı saldırı düzenledi. Pistin ve bazı askerî tesislerin vurulduğu saldırıda can kaybı bildirilmedi. Ancak bombaların düştüğü yer, taşıdığı mesaj bakımından hedefin kendisinden çok daha büyük.

Çünkü Ebu Zuhr, Türkiye sınırına yaklaşık 70 kilometre mesafede. Üstelik İsrail saldırıyı, Suriye’nin bu üste Türk askerî unsurlarının konuşlandırılmasına izin vermek üzere olduğu iddiasıyla savundu. Ankara ise bölgede Türk askerlerinin bulunmadığını ve Suriye ile askerî iş birliğinin eğitim ve uzmanlık desteği çerçevesinde olduğunu açıkladı.

İşte asıl soru burada başlıyor:

İsrail gerçekten yalnızca bir Suriye hava üssünü mü vurdu, yoksa Türkiye’ye de bir mesaj mı gönderdi?

Hedef pist olabilir; asıl hedef Suriye'nin geleceği

Ebu Zuhr Hava Üssü uzun süredir faal değildi. Dolayısıyla saldırının askerî anlamını yalnızca “bir hava üssünü imha etmek” üzerinden okumak eksik kalır. Reuters'a göre üs 2013'ten beri operasyonel değildi ve saldırının arka planında İsrail'in, Türkiye'nin bölgede askerî varlığını artırabileceği endişesi bulunuyordu.

Bu durumda İsrail açısından mesele, bir pistten çok Suriye'nin gelecekteki güvenlik mimarisidir.

Şam yönetimi Türkiye ile askerî eğitim, yeniden yapılanma ve güvenlik alanlarında yakınlaşırken, Ankara da yeni Suriye düzeninin önemli destekçilerinden biri hâline geliyor.

İsrail ise bunun kendi güvenlik anlayışıyla çelişebileceğini düşünüyor.

Dolayısıyla Ebu Zuhr saldırısı, aslında şu stratejik sorunun küçük bir fotoğrafıdır:

Suriye'nin güvenlik mimarisini kim şekillendirecek?

Birinci ihtimal: Türkiye'nin Suriye'deki askerî ağırlığını frenlemek

Bana göre saldırının en güçlü açıklaması budur.

İsrail'in saldırıyı doğrudan “Türk askerlerinin konuşlandırılması” iddiasıyla gerekçelendirmesi tesadüf sayılamaz. İsrail , Şam'ın Türkiye'nin konuşlanmasına izin vermesinin İsrail açısından kabul edilemez bir güvenlik değişikliği oluşturacağını ileri sürdü.

Ankara'nın açıklaması ise bunun tersini söylüyor.

Dolayısıyla ortada yalnızca askerî değil, stratejik niyetlerin çarpıştığı bir alan bulunuyor.

İsrail'in vermek istediği mesaj şu olabilir:

“Suriye'de güvenlik dengelerini değiştirecek bir askerî yapılanmayı kabul etmeyeceğim.”

Bu mesajın muhatabı yalnızca Şam değildir.

Ankara da bu mesajın doğal muhatabıdır.

İkinci ihtimal: Türkiye'nin tepkisi mi ölçülüyor ?

Bu ihtimali tamamen dışlamak mümkün değildir; ancak eldeki açık kaynak verileri bunun İsrail'in asıl amacı olduğunu kanıtlamıyor.

Bir devletin başka bir ülkenin sınırına bu kadar yakın bir bölgede saldırı düzenlemesi, karşı tarafın siyasi, diplomatik ve askerî reaksiyon kapasitesini gözlemleme imkânı da yaratır.

Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekir:

“İsrail Türkiye'nin hava savunmasını test etti” demek için elimizde kanıt yoktur.

Saldırı sırasında Türk radarlarının, hava savunma sistemlerinin veya elektronik harp kapasitesinin özellikle ölçüldüğünü gösteren güvenilir bir bilgi kamuya açık değildir.

Bu nedenle bunu kesin hüküm olarak değil, stratejik ihtimallerden biri olarak görmek gerekir.

Üçüncü ihtimal: Ankara'nın kırmızı çizgileri yoklanıyor

Daha önemli ihtimal budur.

İsrail açısından Türkiye artık yalnızca NATO üyesi bir ülke değil; Suriye'nin geleceğinde doğrudan etkili, bölgesel askerî kapasitesi yüksek ve Şam yönetimiyle yakın çalışan bir aktördür.

Üstelik 7 Ağustos'ta Mekke'de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan savunma anlaşması, bölgesel güvenlik denklemine yeni bir boyut getirmiştir. Anlaşmaya göre taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, diğerleri açısından da saldırı olarak değerlendirilecektir.

Bu gelişmenin hemen ardından Suriye'de Türkiye'ye yakın yeniden faal hale getirilmeye çalışılan bir askeri üssün, İsrail tarafından hedef alınması, zamanlama bakımından ayrıca dikkat çekicidir.

Burada “saldırı Mekke İttifakı'na karşıdır” demek için henüz yeterli veri yoktur.

Fakat şu soruyu sormak son derece meşrudur:

İsrail, Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninin daha fazla kurumsallaşmasından rahatsız mı?

Bu soru önümüzdeki dönemde daha da önem kazanacaktır.

Dördüncü ihtimal: ABD İsrail'in arkasında mı?

Burada da dikkatli olmak gerekiyor.

İsrail'in ABD'nin bilgisi dışında hareket etmediğini varsaymak başka, “ABD bu saldırıyı destekledi” demek başkadır.

Mevcut bilgiler ikinci iddiayı desteklemiyor.

Tam tersine ABD'nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack saldırıyı “gereksiz bir tırmanma” olarak nitelendirdi ve Washington'ın Türkiye-İsrail-Suriye arasında çatışmayı önleyecek bir iletişim mekanizması kurmaya çalıştığı bildirildi.

Bu önemli.

Çünkü Washington açısından Türkiye ile İsrail'in Suriye üzerinde doğrudan çatışma ihtimali, ABD'nin bölgedeki çıkarları açısından son derece maliyetli olacaktır.

Dolayısıyla bugün için daha doğru okuma şudur:

ABD'nin İsrail'e koşulsuz destek verdiği bir tablo değil, İsrail'in hamlesinin Washington'ın Suriye'deki dengeleme çabasını da zorlaştırdığı bir tablo vardır.

Beşinci ihtimal: İsrail “üç cephe” hesabı mı yapıyor?

Türkiye'nin Suriye, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs çevresindeki güvenlik meseleleri düşünüldüğünde, İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ilişkilerinin Türkiye açısından dikkatle takip edilmesi doğaldır.

Ancak Ebu Zuhr saldırısından hareketle İsrail'in Türkiye'yi bilinçli biçimde “üç cepheli savaşa” sürüklemek istediğini söylemek için henüz yeterli delil yoktur.

Böyle bir stratejinin maliyeti İsrail açısından da son derece yüksek olur.

Daha gerçekçi görünen ihtimal, Türkiye'nin Suriye'deki hareket alanını daraltmak ve Ankara'nın İsrail'in Suriye denklemindeki fiilî ağırlığını kabul etmeye zorlanmasıdır.

F-35, Eurofighter ve KAAN denklemine dikkat!

Bir başka soru da Türkiye'nin hava gücü dönüşümüyle ilgilidir.

Türkiye'nin F-35 programındaki durumu, Eurofighter tedariki ve KAAN'ın gelecekteki envanter yapılanması birlikte düşünüldüğünde, Ankara'nın önümüzdeki yıllarda hava gücünü yeniden şekillendireceği açıktır.

Ancak Ebu Zuhr saldırısını doğrudan “Türkiye'yi hava gücü dönüşümünü tamamlamadan yakalama” stratejisi olarak nitelendirmek de şu aşamada spekülasyon olur.

Bununla birlikte stratejik gerçek değişmiyor:

Türkiye'nin hava savunma, erken ihbar, elektronik harp ve hava üstünlüğü kapasitesini güçlendirmesi artık yalnızca bir savunma sanayii meselesi değil, bölgesel caydırıcılığın temel şartlarından biridir.

Asıl tehlike: Yanlış hesap

Ebu Zuhr olayının en tehlikeli tarafı belki de budur.

Türkiye ile İsrail arasında Suriye sahasında doğrudan çatışmayı önlemek amacıyla iletişim kanallarının geliştirilmesi gerektiği konusunda Washington'ın da devreye girmesi tesadüf değildir.

Çünkü Suriye bugün aynı anda Türkiye'nin güvenlik alanı, İsrail'in güvenlik kaygısı, ABD'nin bölgesel dengeleme sahası ve yeni Şam yönetiminin egemenlik alanıdır.

Böyle bir coğrafyada küçük bir askerî hamle, büyük bir stratejik krize dönüşebilir.

Ebu Zuhr'un bombalanması bu nedenle sadece Suriye'nin meselesi değildir.

Türkiye'ye verilmiş açık bir savaş ilanı da değildir.

Fakat çok daha önemli bir şeydir:

Bir uyarı atışı.

İsrail, Suriye'nin kuzeyinde Türkiye'nin etkisinin kalıcı ve kurumsal bir askerî yapıya dönüşmesini istemediğini göstermiştir.

Ankara'nın vereceği cevap ise yalnızca diplomatik açıklamalardan ibaret olmayacaktır. Asıl cevap; Suriye'nin geleceğinde Türkiye'nin ne kadar ağırlık koyacağı, kendi hava savunma ve istihbarat mimarisini ne kadar güçlendireceği ve bölgesel ittifaklarını ne ölçüde kurumsallaştıracağıyla verilecektir.

Çünkü bugün Ebu Zuhr'da vurulan yalnızca bir pist değildir.

Suriye'nin geleceğinin kimin tarafından şekillendirileceği sorusu da vurulmuştur.

Ve şimdi herkes aynı soruya bakıyor:

İsrail'in bombaları Ebu Zuhr'a mı düştü, yoksa Ankara'nın Suriye'deki stratejik sınırlarını mı yokladı?

Cevabını önümüzdeki haftalar verecek.