28 Haziran 2026'dan bu yana ABD ve İsrail ile İran arasında devam eden savaş, klasik konvansiyonel harp ile asimetrik ve simetrik güç unsurlarının iç içe geçtiği, hibrit karakterli bir çatışma olarak dünya siyasetinin en kritik kırılmalarından birini oluşturmaktadır. Görünürde iki taraf arasındaki askerî mücadele olarak yaşanan bu savaşın, daha geniş perspektiften bakıldığında İslam coğrafyası üzerindeki nüfuz, enerji kaynakları ve jeopolitik hâkimiyet mücadelesinin yeni ve son derece yıkıcı bir aşaması olduğu görülmektedir.

Bu mücadelenin köklerini yalnızca bugünün gelişmelerinde aramak doğru değildir. 1990'lı yıllarda Saddam Hüseyin'in Kuveyt'i işgale sürüklenmesiyle başlayan ve ABD öncülüğündeki Batılı koalisyonların bölgeye müdahalesini beraberinde getiren süreç, Birinci ve İkinci Körfez Savaşlarıyla devam etmiş; 2000'li yılların başından itibaren Afganistan ve Irak'ın işgaliyle yeni bir safhaya taşınmıştır. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush'un “Haçlı Seferi” ifadesiyle de tartışmalara konu olan bu müdahaleler zinciri, aradan geçen yıllara rağmen farklı yoğunluklarda devam eden, zaman zaman düşük yoğunluklu çatışmalara, zaman zaman ise geniş çaplı savaşlara dönüşen uzun soluklu bir güç mücadelesine evrilmiştir. Bu tablo, bazı çevrelerce fiilen yaşanan bir “Üçüncü Dünya Savaşı’nın bölgesel cepheleri olarak da değerlendirilmektedir.

Yaklaşık altı aya yayılan ABD-İsrail/İran savaşının ateşkes ve barış girişimleriyle zaman zaman kesintiye uğraması, bölgedeki güvenlik ve enerji dengelerini de doğrudan etkilemiştir. Dünya enerji arzının yaklaşık yüzde 20'sinin geçtiği Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı'ndaki herhangi bir istikrarsızlık, enerji güvenliğini doğrudan tehdit ederken; bu güzergâhla bağlantılı Aden Körfezi, Bâbülmendep Boğazı ve Kızıldeniz ise ikinci derecede, fakat son derece kritik bir baskı alanına dönüşmüştür. Enerji arzındaki belirsizlik, artan taşıma ve sigorta maliyetleri ve yükselen petrol fiyatları yalnızca bölge ekonomilerini değil, küresel ekonomik dengeleri de ciddi biçimde sarsmıştır.

İşte tam da bu şartlar altında, enerji arz güvenliği ve deniz ticaret yollarının kesintisizliği bakımından doğrudan etkilenen ülkelerin başında gelen Suudi Arabistan'ın öncülüğünde 3 Ağustos 2026'da gündeme gelen çok uluslu deniz güvenliği girişimi, yeni bir jeopolitik gerçekliğe işaret etmektedir. Bu gelişme, Kızıldeniz'in artık yalnızca bir deniz ulaşım koridoru olmadığını; Basra Körfezi-Hürmüz-Bâbülmendep-Aden-Kızıldeniz hattının, bölgesel güvenlik ve küresel enerji jeopolitiğinin birbirine bağlandığı yeni bir stratejik güvenlik kuşağına dönüştüğünü bir kez daha ortaya koymaktadır.

Kısacası Hürmüz'de başlayan her kriz, Bâbülmendep'e; Bâbülmendep'teki her kırılma ise Kızıldeniz'e ve oradan dünya ekonomisine uzanan bir dalga üretmektedir. Bugün artık mesele yalnızca bir deniz yolunun güvenliği değil; enerjinin, ticaretin ve nihayetinde küresel güç dengelerinin güvenliğidir.