Türkiye’de kamu çalışanlarının hak arama mücadelesinde Memur-Sen ve onun en büyük üyesi olan Eğitim-Bir-Sen, kuşkusuz en güçlü ve yetkili aktörlerden biridir.

Ancak bugün gelinen noktada, sendikanın bünyesinde çözülmeyi bekleyen son derece somut, yakıcı ve sürdürülebilirliği kalmamış bir yapısal sorun bulunuyor: Akademisyenlerin ve üniversite çalışanlarının yaşadığı derin temsil krizi ve buna eşlik eden onur kırıcı ücret eşitsizliği.

Bugün Eğitim-Bir-Sen, yüz binlerce öğretmenin üye olduğu devasa bir camia. Bu büyüklük, eğitim iş kolundaki toplu sözleşme süreçlerinde şüphesiz ciddi bir güç sağlıyor.

Ancak bu devasa yapının içerisinde sayıca daha az olan akademisyenlerin ve üniversite personelinin özgün sorunları ne yazık ki öğretmenlerin yoğun ve hareketli gündemi arasında kaybolup gidiyor.

Atama ve yükseltilme kriterleri, doçentlik süreçleri, bilimsel özerklik, 50/d ve 33/a gibi güvencesiz istihdam modelleri, mobbing, döner sermaye adaletsizlikleri ve uluslararası yayın baskısı gibi doğrudan akademiye özgü meseleler, öğretmenlerin derece, kademe, ek ders ve okul idaresi odaklı gündeminin gölgesinde kalıyor.

Daha da önemlisi, genel merkez düzeyindeki karar mekanizmalarında ve yönetim organlarında akademisyenlerin yeterli ve etkili bir temsiliyeti bulunmuyor. Kürsüden ve laboratuvardan gelen ses, genel merkezin koridorlarına ulaşamadan sönümleniyor.

Vicdanları Yaralayan Tablo: İlkokul Mezunu İşçinin Gerisinde Kalan akademisyenler

Bu temsil krizinin ekonomik boyutu ise artık dayanılmaz bir noktaya ulaşmış durumdadır.

Yıllarını eğitime, araştırmaya, uluslararası indekslerde makale yazmaya, yüksek lisans ve doktora öğrencileri yetiştirmeye adamış, bir akademisyenin aylık geliri, bugün kamudaki ilkokul mezunu işçilerin gerisinde kalmıştır.

Saha gerçekleri bu acı tablonun en net kanıtıdır:

Emeğin ve Bilginin Değersizleştirilmesi: Yıllarca süren hazırlık sınıfları, lisans eğitimleri, yüksek lisanslar, doktoralar, doçentlik sınavları ve çetin akademik jürilerden geçerek profesörlük unvanı alan bir bilim insanı; kamuda toplu iş sözleşmeleriyle (TİS) tırmandırılan taban aylıklar ve sosyal haklar karşısında dezavantajlı konuma düşmüştür.

Usta-Akademisyen Paradoksu: Piyasada serbest ya da kamu bünyesinde çalışan kalifiye bir inşaat ustasının, usta elleriyle yarattığı somut katma değer baş tacıdır; ancak onlarca yıllık akademik birikime sahip, ülkenin kalifikasyon zirvesindeki bir profesörün eline geçen net maaşın, bir inşaat ustasının gelirinin gerisinde kalması, akılla ve liyakatle izah edilemez.

Bir ülkenin kalkınmasının temel motoru olan yükseköğretim sistemi, bilim insanlarını yoksulluk sınırına mahkûm eden bu ekonomik prangayla yürüyemez. Akademisyenler sadece geçim derdiyle boğuşurken bilimin, AR-GE’nin ve inovasyonun üretilmesi imkânsızdır.

Çözüm Yolu: Bilim Kolu ya da Bağımsız Üniversite Sendikası

Bu tablo, akademisyenlerin sendikal mücadeleye olan inancını zedeliyor ve "Yetkiliyiz ama temsil edilmiyoruz" duygusunu derinleştiriyor.

Oysa çözüm imkânsız değil. Üniversitelerin ve akademik aklın hak ettiği değeri görebilmesi için önümüzde iki somut ve işlevsel yol duruyor:

1. Eğitim-Bir-Sen Bünyesinde "Bilim Kolu" Yapılanması

Sendikanın mevcut "Eğitim ve Bilim Hizmetleri" olan iş kolu adının hakkı verilmeli; organizasyon yapısı radikal bir reformla dönüştürülmelidir.

Genel merkezden şubelere kadar akademisyenlerin özerk hareket edebileceği, kendi kararlarını alıp doğrudan politika üretebileceği bir "Bilim Kolu" veya "Üniversite Başkanlığı" birimi ihdas edilmelidir. Akademisyenler, öğretmen gündeminin bir alt maddesi olmaktan çıkarılıp kendi iş kolu başlığı altında temsil yetkisine kavuşturulmalıdır.

2. Memur-Sen Bünyesinde Bağımsız Bir "Üniversite Sendikası"

Eğer mevcut yapı içerisindeki hiyerarşik ve sayısal çoğunluk baskısı aşılamıyorsa, çatı kuruluş olan Memur-Sen Konfederasyonu radikal ve cesur bir adım atmalıdır.

Milli Eğitim Bakanlığı personeli ile Üniversite personelinin dinamikleri tamamen farklıdır. Bu nedenle, Memur-Sen çatısı altında doğrudan akademisyenleri ve üniversite idari personelini kapsayacak, sadece yükseköğretimin sorunlarına odaklanacak bağımsız yeni bir sendika kurulmalıdır.

Akademik özgürlüğün, bilimsel üretimin ve üniversite çalışanlarının insanca yaşayacak özlük haklarının savunulması; öğretmenlerin hak mücadelesinin yanına iliştirilmiş ikincil bir başlık olamaz.

Yükseköğretim, Türkiye'nin geleceğini inşa eden en kritik alanlardan biridir ve orada görev yapan bilim insanları, genel merkez düzeyinde doğrudan ve güçlü bir şekilde temsil edilmeyi hak etmektedir.

Eğitim-Bir-Sen ve Memur-Sen yönetimi önündeki bu yol ayrımını artık görmelidir: Ya akademiye özel bir alan açarak bu haklı sese kulak verilecek ya da akademisyenlerin sendikal mücadeleye olan inancı gün geçtikçe erimeye devam edecektir.

Zaman, akademinin sesini gürleştirme ve hak ettiği ekonomik itibarı geri alma zamanıdır.