Bir yapının kusurunu dinin kusuru, bir insanın yanlışını geleneğin hükmü, bir istismarı bütün bir inancın mahkûmiyeti hâline getirmek; eleştiri değil, hakikati parçalayarak hüküm verme kolaycılığıdır.
Türkiye’de ve İslam dünyasında tarikatlar, dinî cemaatler, klasik İslam ilimleri, sünnet ve hadis geleneği üzerine yürütülen tartışmalar, çoğu zaman göründüğünden daha derin bir anlam taşıyor. Mesele yalnızca bazı yapıların yanlışları, dinî otoritenin sınırları veya geleneksel kurumların toplumsal hayattaki yeri değildir. Tartışmanın merkezinde, dinin nasıl anlaşılacağı, kimin yorumunun meşru kabul edileceği ve asırlardır oluşmuş bir ilim mirasının bugünün dünyasında nasıl değerlendirileceği soruları da vardır.
Ne var ki bu geniş tartışma alanında ciddi bir yöntem sorunu giderek belirginleşiyor: Eleştiri ile itibarsızlaştırma, sorgulama ile peşin hüküm, hakikati arama ile önceden verilmiş bir hükme delil toplama arasındaki sınırlar bulanıklaşıyor.
Bir tarikat mensubunun hatası, bütün tasavvuf geleneğinin hükmü hâline getiriliyor. Bir dinî grubun istismarı, dinî hayatın tamamına teşmil ediliyor. Bir hadis hakkındaki tartışma, hadis mirasının bütünüyle güvenilmez olduğu iddiasına dönüştürülüyor. Klasik âlimlerin bir görüşü eleştirildiğinde, bazen onların temsil ettiği bütün ilim geleneği de aynı hükmün içine çekiliyor.
Oysa hakikat, genellemelerin konforunda değil; ayrımların titizliğinde ortaya çıkar.
Bir yapının yanlışını dinin hanesine yazmak
Öncelikle şu gerçeği teslim edelim: Hiçbir tarikat, cemaat, vakıf veya dinî kuruluş eleştiriden muaf değildir. Hiçbir şeyh, hoca ya da dinî önder, taşıdığı unvan sebebiyle hesap vermekten kurtulamaz. Manevî bağlılık, hukuki sorumluluğu ortadan kaldırmadığı gibi dinî hürmet de ahlaki sorgulamayı yasaklamaz.
Hatta dinî kimlik taşıyan yapıların hesap verebilirliği daha büyük bir önem taşır. Çünkü bu yapılar yalnızca insanlardan maddi veya manevi bağlılık talep etmez; çoğu zaman onların vicdanlarına, ailelerine, hayat tercihlerine ve gelecek tasavvurlarına da dokunurlar. Böyle bir nüfuz, beraberinde daha yüksek bir sorumluluk getirir.
Ancak bir yapının yanlışını ortaya koymakla o yapının temsil ettiğini iddia ettiği bütün değerleri mahkûm etmek aynı şey değildir.
Bir kurumda yolsuzluk yaşanması, adalet fikrini hükümsüz kılmaz. Bir din görevlisinin ahlaki zaafı, ahlakın gereksizliğini göstermez. Bir tarikatın mensupları üzerinden istismar yapılması, tasavvufun bütün tarihini tek bir hükme mahkûm etmeyi haklı çıkarmaz.
Bununla birlikte, her eleştiriyi din düşmanlığı olarak nitelemek de aynı ölçüde yanlıştır. Çünkü bazı suistimaller münferit olmayabilir; bizzat kurumun denetimsizliğinden, hesap vermeyen otorite anlayışından veya eleştiriye kapalı hiyerarşisinden beslenebilir. Böyle durumlarda mesele birkaç kişinin şahsi kusuruyla sınırlı değildir; yapısal bir sorgulamayı gerektirir.
Dolayısıyla asıl ölçü, eleştirinin kime yöneldiği değil, hangi delile dayandığı ve hangi hükmü ne ölçüde haklı çıkardığıdır.
Dini korumanın yolu, din adına hareket eden herkesi savunmak değil; dinî değerleri istismar edenleri de o değerlerin ölçüsüyle sorgulamaktır.
Sosyal medyanın hüküm dağıtan mahkemeleri
Bugün tartışmaların önemli bir bölümü sosyal medyanın hızına, öfkesine ve sansasyon arayışına teslim olmuş durumda. Birkaç saniyelik video, yılların ilmî birikiminin önüne geçebiliyor. Bağlamından koparılmış bir cümle, bir düşünce geleneğinin özeti gibi sunulabiliyor. Bir kişinin uçuk açıklaması, milyonlarca insanın inancını temsil ediyormuş gibi dolaşıma sokulabiliyor.
Sosyal medyanın temel sorunu yalnızca yanlış bilgi üretmesi değildir. Daha tehlikelisi, doğru bilginin bile yanlış bir bütün içinde sunulabilmesidir.
Bir dinî yapıda yaşanan gerçek bir istismar olayını düşünelim. Olayın belgelenmesi, mağdurların sesinin duyurulması ve sorumluların hesap vermesinin sağlanması elbette gereklidir. Fakat buradan hareketle bütün tarikatların aynı karakterde olduğu, tasavvufun zorunlu olarak istismara yol açtığı veya dinî bağlılığın insanı akıldan uzaklaştırdığı sonucuna varmak, hakikati araştırmak değil, hakikatin sınırlarını aşmaktır.
Tersi de geçerlidir: Bir yapının geçmişte yaptığı hayırlı hizmetleri sıralayarak bugün ortaya çıkan suçlamaları geçersiz saymak da aynı derecede sorunludur.
Ne geçmişteki hizmetler bugünkü suistimalleri aklar ne de bugünkü suistimaller geçmişin bütün birikimini kendiliğinden hükümsüz kılar.
Sosyal medya ise çoğu zaman bu iki ihtimali de dışlayarak hükmünü çoktan vermiştir. Çünkü nüansın izlenme oranı düşüktür; öfkenin, alayın ve kesin yargının dolaşımı daha hızlıdır.
Böylece dinî gelenek, kendi tarihî ve ilmî bağlamında anlaşılması gereken bir miras olmaktan çıkar; birkaç görüntü, birkaç slogan ve birkaç skandal üzerinden tüketilen bir nesneye dönüşür.
Geleneği eleştirmek mi, hafızayı silmek mi?
Klasik İslam ilim geleneği, yalnızca geçmişten devralınmış kitaplar toplamı değildir. Tefsir, hadis, fıkıh, kelam ve usul birikimi; metinleri anlama, rivayetleri değerlendirme, hükümler arasında ilişki kurma ve ihtilafları belli ölçüler içinde çözme çabasının yüzyıllar boyunca oluşmuş ürünüdür.
Bu gelenekte yanılmayan âlimler yoktur. Değişmeyen yorumlar da yoktur. İhtilaflar, eleştiriler, tashihler ve yeni değerlendirmeler tarih boyunca var olmuştur. Zaten ilmî gelenek, eleştirinin yasaklandığı yerde değil, eleştirinin usulle buluştuğu yerde canlı kalır.
Ne var ki bugün bazen iki zıt görünen yaklaşım aynı noktada buluşuyor.
Bir tarafta geçmişte söylenmiş her sözü tartışılmaz kabul eden, âlimlerin otoritesini mutlaklaştıran ve geleneği eleştiriden korumaya çalışan bir anlayış var. Diğer tarafta ise geçmişin birikimini peşinen değersiz gören, klasik kaynakları birkaç genellemeyle mahkûm eden ve asırlık ilmî çabayı bugünün dar düşünce kalıplarıyla yargılayan bir yaklaşım bulunuyor.
Birincisi geleneği donduruyor, ikincisi hafızayı gereksizleştiriyor.
Oysa ihtiyaç duyduğumuz şey, ne geçmişi dokunulmazlaştırmak ne de geçmişten kurtulmayı düşünsel özgürlük sanmaktır. İhtiyacımız olan, geleneğin içinden konuşabilen ama onunla eleştirel ilişki kurmaktan da çekinmeyen bir ilim ahlakıdır.
Bir âlimin görüşünü eleştirmek için onun bütün birikimini yok saymak gerekmez. Bir hükmün tarihsel şartlarını tartışmak, dinin bütün hükümlerini tarihe hapsetmek anlamına gelmez. Bir yorumun hatalı olduğunu göstermek, yorum geleneğinin kendisini anlamsızlaştırmaz.
İlim, otoriteyi putlaştırmadığı gibi otoriteyi sorgulamayı da başlı başına bir erdem saymaz. Onun ölçüsü delil, yöntem ve tutarlılıktır.
Kur’an adına usulsüzlük, akıl adına peşin hüküm
Dinin anlaşılması konusundaki tartışmalarda akıl, vahiy, tarih ve gelenek arasındaki ilişkinin sağlıklı kurulması hayati önem taşıyor.
Bir tarafta dinî metinleri yorumlarken kendi kanaatini mutlaklaştıranlar var. Diğer tarafta ise aklı, bilimi veya modern düşünceyi tek başına bütün dinî meseleleri çözen bir hakem gibi konumlandıranlar bulunuyor.
Her iki yaklaşım da yöntem sorunuyla karşı karşıyadır.
Kur’an’ı anlamak, yalnızca bir çeviriyi okuyup metin hakkında kişisel kanaat üretmekten ibaret değildir. Dil, bağlam, Kur’an’ın kendi bütünlüğü, Hz. Peygamber’in açıklamaları, hadislerin değerlendirilmesi ve İslam düşüncesinin geliştirdiği yorum yöntemleri dikkate alınmalıdır. Bu, sıradan insanların din hakkında düşünemeyeceği veya soru soramayacağı anlamına gelmez. Aksine, soruların daha sağlıklı cevaplanabilmesi için hangi bilginin hangi yöntemle elde edildiğinin bilinmesi gerektiğini gösterir.
Aynı şekilde, bir meselenin klasik kaynaklarda yer alması da onun eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Hadislerin sıhhati, rivayetlerin anlaşılması, tarihsel bağlam ve fıkhî hükümlerin yorumlanması, İslam ilim geleneğinin kendi içinde de tartışılmıştır. Bu alanlarda yeni sorular sormak, tek başına dine karşı çıkmak değildir.
Sorun, bir görüşün dinin kendisiyle özdeşleştirilmesinde veya dinin bütün birikiminin tek bir görüş üzerinden mahkûm edilmesinde ortaya çıkar.
Bir rivayetin uydurma olduğunu göstermek, bütün hadis külliyatını geçersiz kılmaz. Bir hadisin yorumunu tartışmak, sünnetin dinî önemini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Bir ayetin anlaşılmasında tarihsel şartları dikkate almak da tek başına o ayetin evrensel anlamını reddetmek demek değildir.
Bunların her biri kendi delilleri ve yöntemleri üzerinden ele alınmalıdır.
Kur’an ile sünnet arasındaki ilişkiyi savunmak isteyenler de yalnızca sloganlarla yetinemez. Sünnetin dinî konumunu, Hz. Peygamber’in tebyin ve örneklik işlevini, hadislerin aktarılma ve değerlendirilme usullerini ilmî bir ciddiyetle ortaya koymalıdır. Çünkü savunulan bir hakikatin güçlü olması, onu savunmak için kullanılan her argümanı otomatik olarak doğru kılmaz.
Dinî metinleri korumak, soruları susturmakla değil, sorulara sağlam cevaplar vermekle mümkündür.
Her eleştirinin arkasında bir proje mi var?
Burada üzerinde dikkatle durulması gereken bir başka mesele de dinî yapılara yönelik eleştirilerin arkasında bulunduğu ileri sürülen ideolojik ve siyasi saiklerdir.
Elbette din, tarih boyunca siyasi mücadelelerin, ideolojik rekabetlerin ve toplumsal güç ilişkilerinin konusu olmuştur. Dinî kurumların nüfuzu, devletle ilişkileri ve toplum üzerindeki etkileri farklı kesimler tarafından farklı biçimlerde değerlendirilmiştir. Bazı eleştiriler gerçekten ideolojik önyargılarla beslenebilir; bazı medya içerikleri de sansasyon ve kutuplaşma üzerinden hareket edebilir.
Ancak buradan yola çıkarak tarikatlara, dinî cemaatlere veya klasik İslam ilimlerine yöneltilen bütün eleştirilerin ortak bir merkez tarafından planlandığını ileri sürmek, kanıtlanması gereken bir iddiayı peşinen doğru kabul etmektir.
Bir eleştirinin sert olması, onun mutlaka düşmanca bir projenin parçası olduğunu göstermez. Bir araştırmacının hadis literatürünü sorgulaması, onun sünneti ortadan kaldırmayı amaçladığını tek başına kanıtlamaz. Bir gazetecinin dinî bir kurum hakkındaki suistimali haberleştirmesi de otomatik olarak dine saldırı sayılamaz.
Eleştirinin arkasındaki niyeti araştırmak elbette mümkündür; fakat niyet okuma, delil incelemesinin yerini almamalıdır.
Üstelik dinî yapıları savunma adına her eleştiriyi dış güçlerin, seküler çevrelerin veya din karşıtı odakların faaliyetlerine bağlamak, bu yapıların kendi iç sorunlarını görmesini de engeller. Böyle bir savunma refleksi, kısa vadede mensupları bir arada tutabilir; uzun vadede ise hesap verebilirliği zayıflatır ve güven kaybını derinleştirir.
Gerçek bir geleneğin kendine güveni, her eleştiriyi düşmanlık ilan etmekte değil, haklı eleştiriden yararlanabilmektedir.
Tarikatların meşruiyeti, mensuplarının dokunulmazlığı değildir
Tasavvufun İslam medeniyetindeki tarihî rolü, ahlak eğitimi, nefis terbiyesi, manevi dayanışma ve insanın iç dünyasına yönelik arayışlarla yakından ilişkilidir. Bu birikimi yalnızca bazı kötü örnekler üzerinden değerlendirmek tarihsel gerçekliği daraltır.
Fakat tasavvufun tarihî katkılarını hatırlatmak, bugün kendisini tasavvufla ilişkilendiren her yapının meşru olduğu sonucunu doğurmaz.
Bir şeyhin manevi rehberliği, onun iradesinin sınırsız olduğu anlamına gelmez. Bir müridin bağlılığı, sorgulama hakkından vazgeçmesi demek değildir. Bir cemaatin dayanışması, kurum içindeki yanlışların örtülmesini gerektirmez. Manevi eğitim, kişisel iradeyi yok eden bir itaate dönüştüğünde kendi ahlaki iddiasıyla çelişmeye başlar.
Burada temel ölçü son derece açıktır: İnsan onuru, adalet, emanet, dürüstlük ve sorumluluk.
Dinî bir yapı bu değerleri yaşatıyorsa, bunların toplumsal hayattaki karşılığını güçlendiriyorsa elbette kıymetlidir. Fakat dinî sembolleri kullanarak insanları istismar ediyor, maddi veya manevi bağımlılık oluşturuyor, hukuki sorumluluktan kaçıyor ya da eleştirenleri baskı altına alıyorsa, o yapının dinî kimliği eleştiriden muafiyet sağlamaz.
Bir kurumu eleştirmekle dine düşman olmak arasındaki farkı korumak kadar, din adına konuşan bir kurumu dinin kendisiyle özdeşleştirmemek de önemlidir.
Çünkü dinî geleneğin itibarı, kurumların dokunulmazlığıyla değil, temsil ettiklerini söyledikleri değerlere ne ölçüde sadık kaldıklarıyla korunur.
Asıl mücadele: Hakikatin ölçüsünü kaybetmemek
Bugün İslam dünyasının ihtiyacı, ne geçmişi sorgulanamaz bir kutsallık alanına dönüştürmek ne de modern dünyanın her itirazını ilerlemenin zorunlu şartı kabul etmektir.
İhtiyacımız olan şey, hakikati savunurken adaletten ayrılmayan; geleneği korurken eleştiriden kaçmayan; yeniliğe açık olurken ilmî birikimi küçümsemeyen bir düşünce ahlakıdır.
Bu ahlak, tarikatların yanlışlarını konuşabilmeyi gerektirir. Dinî otoritenin sınırlarını tartışabilmeyi gerektirir. Hadislerin sıhhati, sünnetin konumu, ayetlerin yorumlanması ve klasik ilimlerin bugünkü meseleler karşısındaki imkânları hakkında ciddi sorular sorabilmeyi gerektirir.
Ama aynı zamanda her yanlışı bütün bir geleneğin hükmü hâline getirmemeyi, her eleştiriyi düşmanlık saymamayı ve her yeni iddiayı sırf modern olduğu için doğru kabul etmemeyi de gerektirir.
Çünkü eleştiri, ancak ölçüsünü koruduğunda adalete hizmet eder. Savunma, ancak hakikati kişilerin ve kurumların çıkarlarından üstün tuttuğunda anlam kazanır.
İslam’ın tarihî birikimini savunmak isteyenler, önce bu birikimin kendi içindeki ilim, muhasebe ve ihtilaf kültürünü yeniden canlandırmalıdır. Dinî kurumların saygınlığını korumak isteyenler, önce bu kurumların güvenilirliğini sağlayacak şeffaflığı, hesap verebilirliği ve ahlaki sorumluluğu savunmalıdır. Sünneti ve hadis mirasını savunmak isteyenler ise sloganlardan daha güçlü olan şeyi, ilmî delili ve tutarlı yöntemi öne çıkarmalıdır.
Aynı şekilde, geleneksel dinî anlayışı eleştirenler de birkaç kötü örnekten hareketle milyonlarca insanın inancını, asırlık bir medeniyetin ilmî mirasını veya bütün bir tasavvuf geleneğini tek bir hükme mahkûm etmenin adil olmadığını kabul etmelidir.
Son söz şudur: Bir geleneği savunmak, onun adına yapılan her şeyi savunmak değildir. Bir geleneği eleştirmek de onu bütünüyle mahkûm etmek hakkını vermez.
Hakikatin tarafında olmak, bazen kendi mahallimizin yanlışını söylemeyi, bazen de karşı tarafın haklı eleştirisini teslim etmeyi gerektirir.
Asıl mesele, kimin kazandığı değil, hakikatin kaybedilip kaybedilmediğidir.
Çünkü bir toplumda din adına konuşanlar hesap vermekten kurtulursa din istismar edilebilir; dini eleştirdiğini söyleyenler adalet ve ölçüden uzaklaşırsa eleştiri de bir başka taassubun aracına dönüşebilir.
Ve taassubun en tehlikeli biçimi, insanın kendi tarafını hakikatin kendisi zannetmesidir.
Dini de geleneği de koruyacak olan şey, körü körüne bağlılık değil; ilim, ahlak, adalet ve hakikat karşısında gösterilen cesarettir.