Müslüman olmak fakir olmak demek değildir. İyi bir arabaya binmek, güzel giyinmek, konforlu bir evde yaşamak da başlı başına bir kusur değildir. İslam, insana dünyadan elini eteğini çekmeyi değil; nimetin kıymetini bilmeyi, imkânı sorumlulukla taşımayı ve zenginliği ahlâkla yaşamayı öğretir.

Asıl mesele neye sahip olduğumuz değil, sahip olduklarımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.

Bugün marka arabalar, pahalı ayakkabılar, lüks saatler ve gösterişli yaşamlar, kimi zaman insanın değerini belirleyen ölçülere dönüşüyor. İnsanlar nasıl bir karakter taşıdıklarıyla değil, nasıl bir hayat sergiledikleriyle öne çıkmaya çalışıyor. Oysa hiçbir marka insanı Allah katında üstün kılmaz; hiçbir servet, tek başına ahlâkın yerini tutmaz.

Bir insanın arabası büyürken merhameti küçülüyorsa, imkânları artarken vicdanı köreliyorsa orada gerçek zenginlikten söz edilebilir mi?

İslam'ın itirazı zenginliğe değil, zenginliğin kibre; nimetin israfa; imkânın gösterişe dönüşmesinedir. Servet bir imkândır ama aynı zamanda bir sorumluluktur. İnsan, sahip olduklarıyla övünmekten önce, onları nasıl kazandığını ve neye harcadığını düşünmelidir.

Asıl mesele de burada başlıyor. Birileri lüksünü sergilerken komşusunun açlığını görmüyorsa, pahalı eşyalar itibar kazanırken insan onuru gözden düşüyorsa, ortada yalnızca bir gelir adaletsizliği değil, ciddi bir vicdan sorunu da vardır.

Elbette herkesin her yoksulun yükünü tek başına taşıması mümkün değildir. Ancak başkasının derdine kayıtsız kalmayı normalleştiren bir hayat anlayışı da ahlâkî olgunlukla bağdaşmaz.

Komşusunun açlığını görmezden gelen bir insanın gösterişli dindarlığı, merhametin yerini tutamaz.

Burada zenginliği mahkûm etmek de yoksulluğu kutsamak da doğru değildir. Zengin olmak suç, fakir olmak ise kendiliğinden erdem değildir. Önemli olan, insanın imkânlarını nasıl kullandığıdır. Servetini istihdama, eğitime, yardımlaşmaya ve insanların hayatını kolaylaştırmaya yönelten birinin zenginliği topluma fayda sağlar. Başkasını küçümsemek ve üstünlük taslamak için kullanılan servet ise sahibini büyütmez; yalnızca kibrini büyütür.

Üstelik gösteriş kültürü, insanı sahip olduklarıyla yetinemez hâle getiriyor. Daha pahalı bir araba, daha büyük bir ev, daha dikkat çekici bir kıyafet… İnsan, başkalarının gözünde değer kazanmak için uğraşırken kendi huzurunu ve vicdanını ihmal ediyor. Tüketmek bir ihtiyaç olmaktan çıkıp kendini ispat etme yarışına dönüşüyor.

Oysa medeniyet, yalnızca yüksek binalar ve geniş caddeler inşa etmek değildir. Medeniyet; adalette, nezakette, dürüstlükte ve dayanışmada kendini gösterir. Bir toplumun gelişmişliği, zenginlerinin ne kadar ihtişamlı yaşadığı kadar, yoksullarının ne kadar insanca yaşayabildiğiyle de ölçülür.

Dindarlık da yalnızca görünür sembollerle değil, insanın davranışlarına yansıyan ahlâkla anlam kazanır. İnanç, insanı daha adil, daha merhametli, daha mütevazı kılmıyorsa üzerinde düşünülmesi gereken bir eksiklik var demektir. Çünkü kulluk, yalnızca kişinin kendi dünyasıyla değil, başkalarına karşı taşıdığı sorumlulukla da ilgilidir.

Bir gün bütün markalar eskiyecek, gösterişli eşyalar değerini yitirecek, servetler el değiştirecek. Geriye insanın nasıl yaşadığı, kime iyilik ettiği ve elindeki imkânlarla hangi izleri bıraktığı kalacak.

Öyleyse mesele zenginlikten utanmak değil, zenginliği ahlâkla taşımaktır. Mesele lüksü yasaklamak değil, gösterişi hayatın merkezinden çıkarmaktır. Mesele insanları sahip olduklarıyla yargılamak değil, insan onurunu her şeyin üstünde tutmaktır.

Çünkü insanın gerçek değeri, başkalarının gözünü ne kadar kamaştırdığıyla değil, başkalarının hayatına ne kadar ışık olduğu ile ölçülür.

Unutmayalım: Marka karakter değildir, servet üstünlük değildir, gösteriş medeniyet değildir. Bir Müslümanın gerçek zenginliği, yalnızca neye sahip olduğu değil; elindekilerle ne kadar adaletli, ne kadar merhametli ve ne kadar faydalı olabildiğidir.

Asıl medeniyet, vitrindeki ihtişamda değil; vicdandaki zenginlikte başlar.