0
Bitmeyen Rejim Tartışmaları ve Samimiyet
Referandum kampanyası basılı ve sosyal medyada olağanüstü şiddetiyle devam ediyor. Çok ağır suçlamalar, hakaretler ve tehditler sıradan ve normal görülüyor artık.
Medeni ve soğukkanlı bir tutumla eleştirmeyi öğrenemedik bir türlü. Tasnifi en üst perdeden yaparız hep. Her şey siyah beyaz, her şey ya iyi ya kötü, her şey varlık yokluk meselesi, her şey vatının birliği ve bütünlüğünden yana olmak veya olmamak, her şey "ya herro ya merro" (doğrusu ya herre ya merre) kıvamında tartışılıyor bu ülkede.
Biri çıkıp "durun arkadaşlar" demeli. Referandumdan sonra da komşu olmaya devam edeceğiz, aynı iş yerinde çalışacağız, aynı marketten alışveriş yapacağız, aynı ülkede yaşayacağız. Bu kadar germeye gerek yok demesi gerekir, birisinin.
Elbette bu ülkede hain planlar peşinde olan uluslararası ihanet şebekeleri ve onların yerli işbirlikçileri vardır. Bu inkar edilemez. Ancak toplumu germek, kamplara bölmek ve en küçük şeyi "vatana ihanet" söylemi üzerinden dillendirmek de bu küresel şebekelerin ekmeğine yağ sürmekten başka işe yaramaz.
Yapılması gereken birlik beraberlik ve demokrasi vurgusudur.
Bu kadar kırıp dökerek sorunu varlık yokluk perdesinden tartışınca haliyle halk da birbirine düşman gözüyle bakıyor, kamplaşmalar, derin çatlaklar oluşuyor.
Birilerinin birlik beraberliğe, birlikte yaşama kültürüne, uzlaşıya davet etmesi gerekir, artık.
Demokrasisi oturmuş ülkelerde seçimler gerilimli geçmez. Sürekli bir "sistem" veya "rejim" tartışması yapılmaz. Oturmuş demokrasi ve hukuk kültürü olan ülkeler seçim öncesinde suçlayıcı dil yerine "hizmet rekabeti"ne yönelik projeler tartışılır.
Türkiye'de hiçbir seçimde partilerin projeleri tartışılmaz. Bunun yerine kim daha çok vatanperver, kim daha çok milliyetçi, kim daha çok dindar, kim daha çok Atatürkçü yarışmaları üzerinden seçim propagandaları yapılır.
Oysa "iki topluluk kavga ettiğinde" aralarını bulmak gerek. Bunun yolu yeni ve yıkıcı olmayan yeni bir üsluptur. Bu toplumun selameti için elzem bir durumdur.
Bu vicdani ve vatani görev öncelikle referandum propagandası yürüten taraflara ve onları kendine yakın gören basın çevrelerine düşer.
Demokrasiyi hazmedemeyenleri nasıl tanırız?
Seçimlerin veya referandumların öncesi ve sonrası millet iradesinin tezahürü demek olan demokrasiye kimin ne kadar samimi olup olmadığını rahatlıkla anlarsınız.
Eğer seçimden/referandumdan önce "halk ne derse o" merkezli söylem yerine "halkın aklı varsa bana oy verir" diyorsa onların "millet iradesi"ne zerre saygısı yok demektir.
Eğer seçimden sonra bu halk yine "makarnaya, kömüre tav oldu" diyorsa, "bu halk ne anlar" diyorsa onun millet iradesine ve demokrasiye saygısı yok demektir.
Kendine oy desteği vermeyenleri ihanetle, zeka veya ahlak geriliği ile suçluyor ve onların tercihlerine saygı göstermiyor ise o kişi/kişiler demokrasiyi hazmedememiş demektir.
Mesela son günlerde "Evet"çileri "biat"çilikle suçlayan çevrelere bakıyoruz. Bakıyorsun adamın hayatı "biat." Kaldı ki "biat" kelimesinin de siyasal anlamını bilmiyor zavallı. Biat birinin veya birilerinin yönetimine "bireysel onay" vermektir İslam siyaset literatüründe. Bundan haberi yok. Bu zavallı anlayışa göre "biat" nasılsa dini bir kelime ve dini olan her şey de aşağılama aracı olarak kullanılabilir. Adamların geleneği bu.
Bu ülkede on yıllarca yapılan zulümlere zerre miktarı ses çıkarmamış kişiler halka "sosyal devlet" yaklaşımı gereği, sağlık, istihdam ve eğitim imkanı verilmesini "makarna-kömür" söylemiyle aşağılıyor.
Halka hizmet götürmeyi aşağılayan, üniversite açılmasını gereksiz gören, sermayenin Anadolu'ya yayılmasını istemeyen anlayışın tek şikayeti halkın kendine "biat" etmekten vaz geçmesi olabilir.
Ama bunu söyleyemeyince halkı "biat"çilikle suçluyor. Elbette hayatı dikiz aynasına bakarak yaşayamayız. Ama kişilerin geçmişi de yaptıkları da söylediklerinin ne kadar dürüstçe olduğunu gösterir.
Kişinin geleceğini bilemeyeceğimize göre geçmişine bakıp gelecek durumunu, yetki aldığında yapacağı işi tahmin edebiliriz. Ziya Paşa "Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz/Şahsın görünür rütbe - i aklı eserinde." Kişinin lafından çok geçmişi onun aklının rütbesini gösterir.
Lafta herkes özgürlükçü, herkes demokrat. Ama bu gün özgürlük kahramanı kesilen politikacıların ve yazar çizerlerin geçmişine bakıyoruz. Bu ülkenin özgürlükler konusundaki hiçbir temel sorununda insiyatif almadıkları gibi ahlaki sorumluluklarını da yerine getirip tepki de göstermemişlerdir.
Dindarlara, Alevilere ve Kürtlere, kadın ve çocuk haklarına dair geçmişte yapılan haksızlıkları alkışlamışlardır ne yazık ki. Kendileri veya kendilerine yakın çevrelerin iktidarda olduğu dönemlerde de böyle bir özgürlükçü söylem geliştirmiş olsalardı bu gün demokrasimiz çok daha iyi durumlarda olurdu eminim.
Görüyoruz ki insanımız hak hukuk derken, özgürlük derken, eşitlik derken, demokrasi ve hukuk devleti derken kast ettiği kendi menfaat düzenini tekrar yakalamayı kast ediyor. Herkesi kucaklayan adalet düzeninden ve bir "ortak kelime"den söz eden yok.