0
"Ne kireç badanalı evlerde doğmuş olmak,
Ne ellerin hırsla yaban tutuşu,
Ne fabrikalarda biteviye üretilmekte olan kahır."
İsmet Özel'in vicdanları çaresiz bırakan şiirindeki "fabrikalarda biteviye üretilen kahır" imgesi zihnimde 1 Mayısla örtüştü. Ne çok emekçi yaralanıyor, ne çok işçi ölüyor. Hem de ne pahasına? ILO'nun verilerine göre dünyada her yıl ortalama 2 milyon 300 bin işçi, çalışırken hayatını kaybediyor. Yani 15 saniyede bir işçi, hayatını kaybediyor, günde yaklaşık 6 bin 300 işçi çalışırken can veriyor. İş kazaları neticesi yaralanan, sakat kalanların sayısını bu rakamların yaklaşık 50 katı olarak düşünün. Yani her yıl 270 milyon iş kazası meydana geliyor.
Türkiye'de SGK verilerine göre 2014 yılında iş kazası sonucu ölen sigortalı sayısı 1626. Ülkemizde 2015 yılında 241.507 kişi iş kazası geçirmiş. Aslında her gün gazete ve televizyonlardan izleyip tanık olduğunuz iş kazası haberlerinden aşina olduğumuzdan durumun vahametini idrak etmek için istatistiklere de gerek yok.
Bilanço ortada ve oldukça ağır. Yapılması gerekenler de ortada üstelik oldukça açık ve net. Meselenin üçayağı var, ilki yasal mevzuatı düzenleyip hukuki temeli kurması ve uygulayıp denetlemesi gereken devlet, diğeri iş sahibi olarak işveren, üçüncüsü de emek sahibi olarak işçi.
2003 yılına kadar iş sağlığı ve güvenliği alanında güncel bir yasa bulunmamakla beraber, 1971 yılında yürürlüğe giren ve işçi işveren ilişkilerini düzenleyen 1475 sayılı yasa geçerliydi. Bu yasa 2003 yılında güncellenerek 4857 sayılı kanun çıkarıldı. Yaklaşık dokuz yıl sonra 2012 yılında yürürlüğe giren 6331 sayılı "İş Sağlığı ve Güvenliği (İSG) Kanunu", 2014 yılında çıkarılan torba yasa ile değişiklikler yapılarak güncellenmiştir. İkincil mevzuat yapılmaya devam ediyor. Demek ki ilgili kurumlar üzerlerine düşen hukuki temeli büyük ölçüde oluşturmuşlar. Ancak uygulama ve denetleme fonksiyonunu yeterince yerine getirebildiği söylenebilir mi?
Sorunun ikinci ayağını teşkil eden işveren cephesinde durum ne? Aslında iş kazalarının ekonomik nedeni diye de adlandırabileceğimiz bir konudur bu. İş sağlığı ve güvenliğinin getireceği maliyetler işçiye veya ailesine tazminat ödeme maliyetlerinden daha düşük olduğu müddetçe sorunun ekonomik ayağı çözülemeyecektir. Söz gelimi Soma'da 301 işçinin öldüğü büyük faciayı ele alalım. Devlete ait Türkiye Kömür İşletmeleri'nin 130-140 dolara mal ettiği kömürün tonunu kömür ocağını işleten holding sahibi, 23,8 dolara çıkardığını açıklamıştı. Sadece bu rakamlar bile ocağın hangi şartlarda işletildiği, ölümlerin nasıl göz göre göre geldiğini, sorunun işveren ayağını açıklıyor.
İş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması mekanizmasının çalışmasını sağlayan devlet ve işveren dışındaki sorunun üçüncü ayağı olan işçiye de önemli görev ve sorumluluklar düşüyor. İşten atılma korkusu ve adeta rüşvet kabilinden ölüm tazminatlarının sessizliğe ittiği işçilerin de bir yandan sendikalaşarak diğer yandan da yasal haklarını arayarak bu sürece destek vermesi şarttır.
Devletin öncülüğünde ve idaresinde işveren ve işçiden oluşan üç dünyanın, şairin "hangi dünyaya kulak kesilmişse öbürüne sağır" dizesinin aksine birbirine kulak vermesi temennisi ile bitirelim.