Her Ramazan öncesi aynı manzara…

Bir kısım İslam ülkeleri “Hilâli gördük” diyerek oruca başlıyor. Diğerleri bir gün sonra. Takvimler ayrılıyor, başlangıçlar farklılaşıyor. Müminin zihninde ise aynı soru dolaşıyor:

Gerçekten hilâli gördüler mi?

Bugün bilim; uydularla, rasathanelerle, matematik hesaplarıyla ay ve güneş tutulmalarını yıllar öncesinden haber veriyor. Kâinatın derinliklerinde kaç galaksi var, bir yıldızın ömrü ne kadar, ışık kaç yılda nereden nereye ulaşıyor; hepsi hesaplanıyor. Böylesi bir çağda hilâlin görülebilirliği mi hesaplanamıyor?

Elbette hesaplanıyor.

Mesele “bilinmiyor” meselesi değil; mesele yöntem meselesidir. Bir kısım ülkeler çıplak gözle veya optik araçlarla yerel hilâl şahitliğini esas alıyor. Bir kısmı astronomik hesaplamayı merkeze alıyor. Fıkıh tarihinde bu mesele “ihtilâf-ı metâli” olarak bilinir.

İhtilâf-ı metâli; kısaca, ayın farklı bölgelerde farklı zamanlarda görülebileceği ve her bölgenin kendi ufkuna göre hüküm verebileceği görüşüdür. Yani bir yerde hilâlin görülmesinin, başka bir yerde de mutlaka görüldüğü anlamına gelip gelmeyeceği sorusu etrafında dönen fıkhî bir içtihat meselesidir. Bu da asırlardır konuşulmuş bir konudur; yeni bir kriz değildir.

Fakat burada asıl sorulması gereken soru başkadır:

Bu ihtilaf neden ümmetin kalbinde bu kadar derin bir sızı bırakıyor?

Çünkü mesele takvim değil, birliktir.

Hilâl, sadece ayın ince bir yayı değildir. Hilâl, bir şiar-ı İslam’dır. Gökyüzünde yükselen bir semboldür. Bir başlangıçtır. Yenilenmedir. Tevhidin hatırlatılmasıdır. Müminlerin aynı ufka bakmasıdır.

Bizim canımızı acıtan şey, bir gün önce ya da sonra başlamak değil; aynı gökyüzüne bakarken dağınık olmamızdır.

Gazze yanarken, Doğu Türkistan zulüm altındayken, mazlum coğrafyalar gözyaşı dökerken; 2 milyarlık bir ümmetin müşterek bir irade ortaya koyamaması asıl yaradır. Hilâl ihtilafı o yaranın küçük bir tezahürüdür; sebebi değil.

Şunu da teslim edelim: Hilâl meselesini “ihanet” diliyle konuşmak doğru değildir. Fıkhî içtihat farklılığı düşmanlık değildir. Yanlış da olsa içtihat eden mesuldür ama hain değildir. Ümmetin birliğini ararken dili sertleştirmek, aradığımız vahdeti daha da uzaklaştırır.

Fakat şu da bir hakikattir:

Bugün teknik olarak bütün İslam ülkeleri ortak bir astronomi ve hilâl konseyi kurabilir. Ortak kriter belirleyebilir. Tek takvimde birleşebilir. Bu mümkündür. Yapılmıyorsa mesele gökyüzü değil; yeryüzüdür. Sorun hilâl değil; irade eksikliğidir.

Hilâli gerçekten görmek ne demektir?

Hilâli görmek, sadece ince bir ay parçasını fark etmek değildir.

Hilâli görmek; kalpte tevhidi diriltmektir.

Hilâli görmek; enaniyeti terk etmektir.

Hilâli görmek; iktidar hırsını adaletle terbiye etmektir.

Hilâli görmek; mazlumun gözyaşını kendi gözyaşı bilmektir.

Kur’ân’ın en büyük müfessiri olan Peygamberimiz Hz. Muhammed Efendimiz (sav) hilâli gördüğünde sadece takvim başlatmıyordu; ümmeti bir şuur iklimine çağırıyordu. O şuur; rahmetti, adaletti, uhuvvetti.

Bugün bizim eksikliğimiz hilâlin görünmemesi değil; hilâlin manasının yeterince anlaşılmamasıdır.

Aynı gök kubbenin altında yaşıyoruz. Aynı ay doğuyor. Aynı güneş batıyor. Aynı kıbleye dönüyoruz. Fakat kalpler aynı istikamete dönmedikçe takvimlerin birleşmesi tek başına kurtuluş değildir.

Hilâli görmek tek ses olmak demektir.

Hilâli görmek tek nefes olmak demektir.

Hilâli görmek; adaleti ayağa kaldırmak demektir.

Son söz…

Üstad Bediüzzaman Hazretleri hayatı boyunca ihtilafın değil, ittihadın tarafında durdu. En küçük meselelerin dahi cemaat içinde ayrışmaya dönüşmesini bir tehlike olarak gördü. Takvim ve hilâl meselelerinde şahsî kanaatini değil, umumun ittifakını esas aldı.

Onun ölçüsü açıktır:

Mesleğimiz müspet harekettir.

Yani yıkmak değil yapmak…

Ayırmak değil birleştirmek…

Tartışmayı büyütmek değil vahdeti muhafaza etmek…

Bugün Türkiye’de din hizmetlerini yürüten resmî merci Diyanet İşleri Başkanlığı’dır. Takvim ilanı da bu kuruma aittir. Ferdî hesaplarla ayrı ayrı takvimler oluşturmak; niyet iyi olsa bile, neticede dağınıklığa kapı aralayabilir.

Bazen en büyük haklılık, kendi doğrusunda ısrar etmek değil; fitneye kapı açmamaktır.

Hilâli görmek bir fazilettir.

Fakat vahdeti korumak daha büyük bir fazilettir.

Belki de bugün bize düşen, hilâlin ne zaman doğduğunu tartışmaktan önce, kalplerimizde vahdeti doğurmaktır.

Çünkü asıl hilâl gökyüzünde değil, kalpte doğar.

Allah, oruçlarımızı kabul buyursun ve bizleri sadakatten, ihlastan, Sünnet-i Seniyye’den ayırmasın.