0

Bir önceki yazımızda felsefeye karşı toplumumuzda var olan gizli düşmanlığın yansımalarından söz etmiştik.

Bu yansımalardan birinin de "çok düşünme kafayı yersin" gibi bir yaygın anlayış olduğunu anlatmaya çalışmıştık.

Bu yazıda ise toplumda felsefeyi tehdit olarak gören ikinci bir anlayışı konuşacağız. Bilindiği gibi Türkiye'de yaygın olarak "fazla düşünme dinden çıkarsın" şeklinde bir algı vardır.

Okumuş okumamış çoğu kişinin bu tehdide karşı insanları uyardığını görebilirsiniz. Şimdi birlikte bakalım.

Gerçekten düşünen insan dinden çıkar mı? Yani çok düşünmek veya sorgulamak ve soru sormak dinin yasakladığı bir şey midir?

Din yasaklamadıysa bile din ve iman için çok düşünmek bir tehdit oluşturur mu? Esas sorun budur. Öyle bir din düşünün ki ilk emri "oku" olsun ve bu din düşünmeyi yasaklasın.

Aslında "oku" emrinden yola çıksak bile bu aslında imkansız gibi görünüyor.

Çünkü ilk bakışta oku ifadesi belki bir yazıyı veya kitabı okumak şeklinde anlaşılabilir. Ancak ayetin ilk ayet olduğu düşünüldüğünde ve ortada henüz okunacak bir şey olmaması nedeniyle aslında daha çok "düşün" anlamında bir "oku" olduğu rahatlıkla söylenebilir.

O nedenle denilebilir ki buradaki "oku" emri hayatı oku, kendini oku, evreni oku şeklinde daha çok anlamlandırmaya yönelik bir okuma tarzını emretmektedir ki bu da düşünmenin ta kendisidir. Yani bir anlamda İslam dininin ilk emri "düşün"dür demek mümkündür.

Ayrıca, Kur'an'ın bütünlüğüne bakıldığında sürekli "akletmekten", aklını kullanmaktan, dikkatli bakmaktan, Allah adına okumaktan, ibret almaktan, düşünüp tutalım diye öğüt verildiğinden söz eden ayetler görmekteyiz.

Bütün bunlara ilaveten bir saatlik tefekkürü binlerce yıllık ibadetten evla gören bir hadis kültürü de düşünüldüğünde düşünmekten hele hele hikmetli (eskiden hikmet felsefe için kullanılırdı) düşünmekten dinin men ettiği kesinlikle söylenemez.

Peygambere "kitap ve hikmet" verildiğini söyleyen birçok ayet vardır. Kitap ile birlikte bir de hikmet verilmiştir.

Hikmete ve düşünceye övgü ve itibarın bu derece olduğu bir dinde düşünmenin dinden ve imandan edeceğini söylemek eğer art niyet değilse dini bilmemekten başka bir anlama gelmemektedir.

Bu tür konuşmalar yaptığımızda genelde şu itirazın yapıldığını görebiliyoruz: dinimiz düşünmeyin demiyor. Ama Allah'ın zatı hakkında düşünmeyin deniyor. Sakıncalı olan onun zatı hakkında düşünmektir sıfatlarını düşünmek değil.

Bu çok makul gibi görünen itiraz aslında çok orijinal bir düşünce olmadığı gibi çok da Kur'ani kaynaklı olduğu da söylenemez.

Neden orijinal bir düşünce değildir? Şöyle ki:

Sadece Allah'ın zatı hakkında değil insanın, cisimlerin, kavramların vb. aklınıza ne gelirse gelsin esasen hiç bir varlığın zatı hakkında düşünmek zaten imkansıza yakın zorluktadır.

Bir şeyin zatı ne demek peki? En yalın haliyle şöyle tanımlanabilir "zat" kelimesi: Bir varlığın sıfatlarından/niteliklerinden ayrı olan tarafıdır zat. Örneğin: insanın cinsiyet, fiziksel, görsel vb.bir çok sıfatı vardır. Ama bunların hiçbirisi bir insanı o insan yapmaz.

Bunlar çoğunlukla benzer şekilde her insanda vardır. Ama bizi diğerlerinden ayıran bu niteliklerin ötesindeki benliğimizdir.

Peki "ben"imiz neyimizdir? Bu soruya nasıl ki yanıt veremiyor isek net bir şekilde benzer şekilde bir varlığın zatı nedir sorusuna da net yanıt veremiyoruz.

O nedenle kaçınılmaz olarak bir varlığın zatı hakkında değil ancak ve ancak nitelikleri hakkında konuşmak mümkündür zaten.

İster Allah hakkında ister insan hakkında veya isterseniz bir cisim hakkında konuşun sıfatlar/nitelikler hakkında konuşmaktan başka çareniz yoktur.

O nedenle "Allah'ın zatı hakkında konuşulmaz ancak sıfatları hakkında konuşulur" demek çok da orijinal bir saptama değildir, dedik.

Ama kesin olan şu ki insanın "ben"liğini tanımlamasak da görünen ve tanımlanan yapısının dışında bir varlığı olduğunu da inkar edemiyoruz.

Ama durum böyledir diye düşünmekten kendimizi alıkoyamıyoruz. Benzer durum dinin konuları için de geçerlidir.

Esasen felsefenin kaçınılmaz olan kısmı da şudur:

Hangi konuda bir düşünce ileri sürerseniz sürün sürekli olarak o konuda "temel ilke"ye ulaşmaya çalışıyorsunuz.

Yani mesela "Allah adildir" şeklindeki bir ifadeyi açıklamak durumunda kaldığımızda kavramları tanımlamak zorunda kalırsınız. Çünkü "adalet"in ne olduğunu tanımlamazsanız "Allah adildir" cümlesinden ne kast ettiğiniz de anlaşılmayacaktır.

Eğer ben söylerim nasıl anlaşılırsa anlaşılsın diyorsanız o zaman doğru ve yanlış anlama/anlaşılma gibi bir kaygınız yok demektir.

Ama eğer söylediğiniz dini ifadelerin doğru anlaşılmasını istiyorsanız. Bunu eskilerin deyimiyle "efradını cami ağyarını mani" (ilgili olanı içeren ilgisizleri dışlayan) bir şekilde tanımlamak zorundasınız.

Dini ifadelerin anlaşılmasını önemsememek veya herkes istediği gibi anlayabilir demek dini ortadan kaldıracak yozlaştırmanın başlangıcıdır.

Burada dinin nasıl anlaşılacağının Katoliklikteti papa veya Şiilikteki Velayet/İmamet makamı gibi bir kutsal ororiteden söz etmiyoruz.

Nasıl anlaşılacağını böyle otoritelere bırakmak demek dinde bağımsız zihinleri devreden çıkarmak demektir. Bu felsefi düşüncenin de yasaklanmasına neden olan anlayıştır.

Oysa dinin nasıl anlaşılacağının doğru yolu insanda verili olan "aklın" doğru kullanımıyla mümkündür. Aklın doğru kullanımı akletmek ve felsefi düşünmekten başka bir şey değildir.

Tabi ki İslam itikadıyla örtüşmeyen hatta ters olan çok sayıda felsefi düşünce vardır. Böyle düşünceler felsefe tarihinde vardır diye İslam için felsefeyi tehdit olarak görmek yanlıştır.

Nitekim birçok bilimde benzer durum vardır ama kimse örneğin biyoloji, psikoloji veya sosyoloji İslam için bir tehdittir, insanı dinden çıkarır demez.

Kaldı ki felsefe tarihinde bir istatistik yapılsa bir Tanrı düşüncesine sahip olan filozofların oranı yüzde doksandan az değildir. Sanıldığının aksine ateist filozofların oranı çok çok azdır tarihte. Türkiye'deki istatistiksel durum ayrı bir konudur elbette. Türkiye'nin felsefe ve filozof durumunu yakında çıkacak olan "Felsefe Bayiliği" isimli kitabımızda ele aldık.