“Tarihi bilmeyen, bugünü anlayamaz; bugünü anlamayan ise yarını inşa edemez.”
İnsan hafızası ne yazık ki zayıftır. Olayları çoğu zaman anlık görüntülerden ibaret sanırız. Dijital çağın getirdiği hız ve yüzeysellik, özellikle tarih bilincimizi örseledi. Oysa Filistin meselesi, bugünün dramatik sahneleriyle değil, yüzyılı aşkın bir geçmişin karanlık planlarıyla okunmalıdır.
Bugün Gazze’de yaşanan zulmü anlamak için, Filistin’in 20. yüzyılın başında nasıl bir emperyal projenin laboratuvarına dönüştürüldüğünü bilmek gerekir. Bu yazı dizisinde, o sürecin kilometre taşlarını bir kez daha hatırlayacağız.
1917 — Balfour Deklarasyonu: Siyonizme Açılan İlk Kapı
Birinci Dünya Savaşı, İngiltere’ye Filistin üzerinde uzun vadeli bir hesap yapma fırsatı sundu. Hindistan-Ortadoğu hattında denizlerdeki ticari hâkimiyetini kara üzerinden tamamlamak isteyen İngiltere, “Filistin’i ele geçirmek” için siyasi ve diplomatik adımlar attı.
Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur Balfour’un 2 Kasım 1917 tarihli mektubu —tarihe “Balfour Deklarasyonu” olarak geçmiştir— bu niyetin açık bir ifadesidir. Deklarasyonda, “Yahudi halkı için ulusal bir yurt kurulması” desteklenirken, bölgenin asli unsuru olan Arap halkının varlığı görmezden gelinmiştir.
Bu sürecin mimarları arasında, İngiltere Başbakanı Lloyd George, Dışişleri Bakanı Arthur Balfour ve Dünya Siyonist Organizasyonu Başkanı Chaim Weizmann bulunuyordu. İngiltere kabinesi ile Siyonist örgüt arasındaki bu yakın diplomatik ağ, Filistin’in kaderini belirleyecek işbirliğini doğurmuştu.
Kudüs’ün İşgali ve Manda Dönemi
Lloyd George, stratejisinin ikinci adımı olarak General Edmund Allenby’e Kudüs’ü işgal emrini verdi. Allenby komutasındaki İngiliz birlikleri 11 Aralık 1917’de Kudüs’e girdi ve kısa sürede Filistin’in tamamı İngiliz kontrolüne geçti. {(Manda (Fransızca: Mandat, İngilizce: Mandate), I. Dünya Savaşı'ndan sonra bazı az gelişmiş kabul edilen ülkeleri, kendi kendilerini yönetecek bir düzeye eriştirip, bağımsızlığa kavuşturuncaya kadar Milletler Cemiyeti adına yönetmek için bazı büyük devletlere verilen yetkidir. Bir işgal ve sömürü yönetim biçimidir.)}
Allenby’nin şehre yürüyerek girişi sembolikti; yanında Fransız, İtalyan ve Amerikan temsilcileri vardı. Batı dünyası, bu anı “Haçlı Seferleri’nin intikamı” olarak gördü. General Allenby, Selahaddin Eyyubi’nin mezarına tekme atarak “Kalk bakalım Selahaddin, Kudüs’ü kurtar!” diyerek tarihe geçecek bir küstahlık sergiledi.
Bu sahne, Haçlı zihniyetinin 20. yüzyıldaki yeniden dirilişinin sembolüydü. Kudüs, artık bir inançlar çatışmasının değil; emperyalizmin merkez üssü olmuştu. (Kaynaklar: Bıyıklı, 2006, s.117–119; Hughes, 1999, s.27–30; Yosef, 2001, s.89)
Kudüs Fatihi Selahaddin-i Eyyubi’nin kabrinin General Allenby tarafından tekmelenme olayından feyiz almış olsa (!) gerek, yakın geçmişte “Zulüm 1453’te başladı” diyenlerin temsilcisi, Belediye Başkanlığı yaptığı İlçe meydanına 1974 te Türklerin katledilmesinde büyü rolü olan Kıbrıs Rumlarının Baş Piskoposunun heykelini diktirmekten haya etmeyen, İBB eski Başkanı’nın bilinçaltının dışa vurumu, Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbe duvarını tekmelemesiyle adeta hortlamıştır.
1920 — Nebi Musa İsyanı: Filistinlilerin İlk Direnişi
Osmanlı’nın bölgeden çekilmesinden yalnızca üç yıl sonra, İngiltere’nin manda yönetimi halkın sabrını taşırdı. 4–7 Nisan 1920 tarihleri arasında, Kudüs’te düzenlenen Nebi Musa Şenlikleri bir anda direnişe dönüştü. Arap halkı, İngiltere’nin “Yahudi ulusal evi” vaadine karşı ayaklandı.
Bu isyanın arkasında üç temel neden yatıyordu:
- Balfour Deklarasyonu’nun iptali talebinin reddedilmesi (McTague, 1978; Segev, 2000).
- Yahudi göçüyle demografik yapının hızla değişmesi. 1882’de 24.000 olan Yahudi nüfusu, 1920’ye gelindiğinde 66.000’i aşmıştı (Hurewitz, 1950; McCarty, 1990).
- İngiltere’nin Şerif Faysal’a verdiği sözleri tutmaması ve Filistin topraklarının manda yönetimleri arasında paylaşılması (Caplan, 2015; Cohen, 1987).
İngiltere, bir yandan Siyonistlerle yakın çalışıyor, diğer yandan Araplara sahte vaatlerde bulunuyordu. Sonuç: yüzlerce ölü, binlerce yaralı ve Filistin halkının belleğine kazınan ilk büyük ihanetti.
Bir Hatırlatma: Tarihi Unutanlar Aynı Tuzağa Düşer
Bugün Gazze’de, Batı Şeria’da, Kudüs’te yaşanan her saldırı; işte bu tarihsel zincirin bir halkasıdır. Balfour’dan Nebi Musa’ya, Allenby’den bugünkü işgal ordularına kadar uzanan çizgi, yalnızca bir toprak meselesi değil, insanlık vicdanının sınavıdır.
Bu yazı dizisinin devamında; 1936 Arap İsyanı, 1948 Nakba (Büyük Felaket) ve 1967 Altı Gün Savaşı üzerinden Filistin’in sistematik biçimde nasıl kuşatıldığını ele alacağız.
Unutmayalım: Tarih yalnızca geçmiş değildir; geleceğin aynasıdır.