Fransa'da bir lisede başlayan öğrenci protestoları, birkaç hafta içerisinde ülke genelinde yüz binlerce insanın katıldığı büyük bir toplumsal itiraza dönüştü. Eylül ayının ikinci yarısında Paris'in banliyölerindeki liselerde başlayan eylemler, 17 Ekim'de ülke çapında düzenlenen gösterilerle yeni bir boyut kazandı. Resmî açıklamalara göre 550 bin, sendikalara göre 800 bin kişi sokaklara çıktı. Paris, Lyon, Marsilya ve başka şehirlerde polisle göstericiler arasında çatışmalar yaşandı; kamu binaları zarar gördü, iş yerleri yağmalandı ve binlerce kişi gözaltına alındı.
Peki, dünyanın en zengin ülkelerinden birinde gençleri sokağa döken neydi?
Başlangıçtaki talepler oldukça basitti: Daha iyi eğitim şartları, yeterli öğretmen, sağlıklı derslikler ve adil bir üniversiteye giriş sistemi. Öğrenciler yazın kavruldukları, kışın dondukları okul binalarından, öğretmen eksikliği nedeniyle boş geçen derslerden, kalabalık sınıflardan ve düzensiz eğitim programlarından şikâyet ediyordu.
Ne var ki mesele yalnızca okullar değildi. Öğrencilerin itirazlarına öğretmenler, sendikalar, işçiler, çiftçiler ve hayat pahalılığından bunalan başka kesimler de katıldı. Böylece eğitim sistemindeki aksaklıklar, Fransa'nın yıllardır biriktirdiği sosyal ve ekonomik sorunların üzerindeki örtüyü kaldırmış oldu.
Fransa, dünyanın önemli ekonomik güçlerinden biri. Üstelik bugünkü refahının tarihsel arka planında Afrika'dan Asya'ya uzanan sömürgecilik geçmişi, sömürülen toprakların kaynakları ve emeği bulunuyor. Avrupa'nın ekonomik gelişmesini yalnızca kendi çalışkanlığına, üretkenliğine ve inşa ettiği “demokratik” kurumlarına bağlamak, bu tarihsel gerçekliği görmezden gelmek olur. Bugün yaşanan olayların arkasındaki asıl mesele de kaynak yokluğu değil, kaynakların kimler için ve hangi önceliklerle kullanılmasıdır.
Bunca birikime rağmen Fransız gençleri eğitim imkânlarının yetersizliğinden, aileler geçim sıkıntısından, dar gelirli kesimler ise insanca yaşam şartlarından mahrum kalmaktan şikâyet ediyor. Banliyölerdeki yoksulluk, eğitimde fırsat eşitsizliği ve işsizlik, ülkenin parlak ekonomik göstergelerinin arkasındaki başka bir Fransa'yı gösteriyor. Ülkenin toplam zenginliği artarken geniş halk kesimlerinin alım gücü geriliyor. Servet belirli ellerde yoğunlaşırken kamu hizmetleri yetersiz kalabiliyor.
Ancak en çarpıcı itiraz, öğrencilerin kendi hükümetlerine yönelttiği şu sözlerde karşılık buldu: “Okullarımızı finanse edin, soykırımları değil!”
Filistin bayraklarıyla dile getirilen bu çağrı, Fransa'nın işgalci İsrail'e sağladığı siyasi ve askerî desteği de yeniden tartışmaya açmış oldu. Kendi okullarında öğretmen bulamayan gençler, hükümetlerinin Gazze'deki yıkım karşısında izlediği politikayı sorguluyor. Burada yalnızca bütçe tercihleri değil, insan hayatına verilen değerin hangi ölçülerle belirlendiği de tartışılıyor.
Fransa ve Avrupa Birliği yönetimleri artık şu sorudan kaçamaz: Kendi toplumlarında sosyal adaleti sağlayamazken, başka coğrafyalardaki işgallere, savaşlara ve insanlık dışı uygulamalara neden böylesine cömert destek sunuyorlar?
Bir diğer büyük çelişki ise göçmenler meselesinde karşımıza çıkıyor. Fransa, geçmişte sömürgeleştirdiği ülkelerden gelen milyonlarca insanın yaşadığı bir ülke. Bu insanların önemli bir bölümü artık Fransız vatandaşı. Buna rağmen özellikle göçmen kökenli nüfusun yoğunlaştığı banliyölerde yoksulluk, dışlanma ve ayrımcılık tartışmaları devam ediyor.
Avrupa'da göçmenleri toplumsal sorunların sorumlusu gibi gösteren siyasetçiler, insanların neden yurtlarından ayrılmak zorunda kaldığını ya açıklayamıyor ya da açıklamak istemiyor. Irak'tan Afganistan'a, Afrika'dan Suriye'ye, Filistin’e uzanan coğrafyada savaşların, işgallerin, ölüm ve yıkımın sorumluluğu kimdedir?
Hiç kimse doğduğu toprağı, evini, hatıralarını ve sevdiklerini kolayca terk etmez. İnsanlar güvenlik, ekmek ve gelecek arayışıyla yollara düşüyor; Akdeniz'in sularında, sınır geçişlerinde ve göç yollarında hayatlarını kaybediyor.
Önce insanların yaşadığı coğrafyaları istikrarsızlaştırıp sonra kapınıza gelmek zorunda kalanı tehdit olarak görmek hakla, hukukla, vicdanla bağdaşır mı? Üstelik Avrupa'nın Ukraynalı sığınmacılarla Müslüman coğrafyalardan gelenlere yönelik farklı yaklaşımları da evrensel insan hakları iddiasını sorgulatıyor. İnsan onuru pasaporta, ten rengine veya dine göre değişebilir mi?
1968'de Fransa sokaklarına çıkan gençler daha iyi bir dünya kurabileceklerine inanıyordu. Bugünün gençleri ise anne babalarından daha kötü şartlarda yaşayacakları endişesi taşıyor. İşte Fransa ve Avrupa siyasetinin yüzleşmesi gereken asıl başarısızlık budur.
Sömürgecilikten devraldığı zenginliğe ve ekonomik güce rağmen bir ülke gençlerine gelecek umudu, toplumuna adalet, göçmenlerine eşitlik sunamıyorsa ortada ciddi bir yönetim ve değerler krizi vardır.
Fransa'nın sokaklarında yükselen ses, yalnızca daha iyi okulların değil; daha adil bir ülkenin, daha tutarlı bir siyasetin ve daha insani bir dünyanın talebidir.