Son dönemde yaşanan hadiseler, toplum olarak derin bir ahlaki muhasebeye ihtiyaç duyduğumuzu bir kez daha gösterdi. Özellikle fon kriziyle gündeme gelen haksız kazanç iddiaları, yolsuzluk tartışmaları ve giderek büyüyen güven bunalımı, üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir tabloyu önümüze koydu.

Daha vahimi, haksızlıkları önlemesi ve güven duygusunu ayakta tutması beklenen kişi ve kurumların da bu tartışmaların odağında yer alması. Yanlışın sıradanlaşması kadar, yanlış karşısında suskunluğun yaygınlaşması da vicdanları yaralıyor.

Artık bazı gerçekleri görmezden gelmek, yaşananları münferit hadiselerle açıklamak veya üzerini örtmek giderek zorlaşıyor. Eskilerin ifadesiyle “mızrak artık çuvala sığmıyor.”

Son günlerde İnsan ve Medeniyet Hareketi ile Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı tarafından yapılan iki kamuoyu açıklamasını bu açıdan önemli buluyorum. Her iki kuruluş da bugüne kadar mevcut yönetime verdikleri destekle biliniyor. Dolayısıyla açıklamaların kıymeti yalnızca söylediklerinde değil, kimler tarafından ve hangi şartlarda dile getirildiğinde de aranmalı.

İnsan ve Medeniyet Hareketi, fon krizi üzerinden ekonomik hayatın ahlaki temellerini sorguluyor. Haksız kazanç, aldatma, güvenin istismarı ve ahlaki duyarsızlaşmaya dikkat çekiyor.

Açıklamada şu uyarılar öne çıkıyor: “Müslüman kimliğiyle tanınan kişilerin hakka, hukuka ve ahlaka aykırı davranışları, yalnızca kendi itibarlarını değil, İslam’ın toplum nezdindeki itibarını da zedeler. Dinimizin kesinlikle reddettiği haksızlıkların İslam’a mal edilmesine yol açmak, yapılan kötülüğün sorumluluğunu ve vebalini daha da ağırlaştırır. Unutulmamalıdır ki Müslüman kimliği yalnızca bir aidiyet değil, sözümüzle davranışımız arasında tutarlılık gerektiren büyük bir emanettir.”

“Bir kazancın hukuken mümkün ya da piyasa şartları bakımından geçerli olması, onun mutlaka helal ve adil olduğu anlamına gelmez.”

Gerçekten de bir Müslümanın kazancını yalnızca kanunların izin verdiği sınırlarla değerlendirmesi yeterli olabilir mi? Helal-haram hassasiyeti, kul hakkı, emanet ve hesap verme bilinci nereye konulacak?

Aziz Mahmûd Hüdâyi Vakfı ise “Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz!” başlıklı açıklamasında meseleyi daha geniş bir zemine taşıyor. Eğitimde terbiyenin ihmal edilmesinden medyanın yıkıcı etkilerine, sanal kumardan aile kurumunun zayıflamasına, denetimsizlikten yolsuzluğa kadar pek çok başlıkta ciddi uyarılarda bulunuyor: “Yolsuzluğa, torpile ve kul hakkına susan, ahlaktan bahsetme hakkını da kaybeder.” “Fon krizi bir kaza değil, denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez.”

Ahlak yalnızca toplumun görünür davranışları üzerinden konuşulamaz. Makam sahiplerinin kazançları, kamu kaynaklarının kullanımı, adaletin işleyişi ve güçlülerin hesap verebilirliği de ahlakın konusudur.

Üstelik bu meselede en ağır sorumluluklardan biri ilim adamlarına ve toplumun önünde yürüyen insanlara düşüyor. Nasihat yalnızca kürsülerden halka yöneltilen anlatılar, sözler değildir. Gerektiğinde hakkı hatırlatmak, yanlış olana itiraz etmek ve yakın gördüklerinin hatasını açıklıkla dile getirebilmektir.

Güç sahiplerinin hoşuna gitmeyecek diye susan bir ilim ve davet anlayışı, topluma nasıl rehberlik edebilir? Siyasi iklimler değişebilir. İktidarlar gelir geçer. Dün alkışlanan bir tercih yarın sorgulanabilir. Fakat ilim, ahlak, adalet ve hakikat ölçüleri günlük siyasi hesapların emrine verilemez. Dümenini siyasi rüzgârlara göre çeviren bir hareket, zamanla kendi istikametini kaybetme tehlikesiyle karşılaşır.

Karanlığın arttığı, umudun zayıfladığı zamanlarda insanlara yol gösterecek olanlar; bağımsız duruşlarını koruyan dava adamları, ilim öncüleri ve ahlak davetçileridir.

Diğer taraftan yöneticiler de kendilerine yöneltilen samimi ikazları tehdit olarak görmemelidir. Mesele, yöneticinin etrafında kaç insan bulunduğu değil, bu insanların ona ne söylediğidir. Hakikati hatırlatanlar uzaklaştırılıp her söyleneni alkışlayanlar yakınlaştırıldığında, yönetici belki daha az itiraz duyar ama daha çok yanılma tehlikesiyle karşılaşır. Çünkü dalkavukların çoğaldığı yerde nasihat azalır; nasihatin azaldığı yerde yanlışlar büyür.

Samimi nasihatler rahmettir. Bu nedenle söz konusu iki açıklamayı da kıymetli buluyor, benzer uyarıların daha geniş bir vicdani muhasebeye dönüşmesini diliyorum.