Son dönemde dünya gündemine damgasını vuran iki isim öne çıktı. Bir cani ve bir deli… Netanyahu ve Trump… Henüz yargılanıp hak ettikleri cezaları almadılar. Ancak dünya halkları, ellerindeki en etkili araçlardan biri olan seçim sandıklarıyla onlara ve destekçilerine ders vermeye başladı. İşgalci İsrail'in maşasını kim tutuyorsa sandıklar onun elini yakıyor.

Donald Trump, dünyanın dört bir yanında yönetimlere ayar vermeye, ülkeleri tehdit etmeye, savaşların ve barışın kaderini tek başına belirlemeye alışmıştı. Ancak 3 Kasım'da Amerikan seçmeni, kendi ülkesinde onun siyasi hareket alanını sınırlayan bir karar verdi.

ABD'deki ara seçimlerde Demokratlar hem Senato'da hem de Temsilciler Meclisinde çoğunluğu elde etti. Cumhuriyetçilerin güçlü kaleleri sayılan Teksas, Kansas ve Güney Carolina gibi eyaletlerde yaşanan kayıplar, yenilginin boyutlarını ortaya koydu. Trump'ın ikinci başkanlık döneminin kalan iki yılında Kongre üzerindeki hâkimiyeti artık eskisi gibi olmayacak.

Peki, iki yıl önce kendisini yeniden Beyaz Saray'a taşıyan seçmenler neden bu kez Trump'ın partisine sırt çevirdi?

Cevabı yalnızca Amerikan iç siyasetinde aramak eksik kalır. Trump, dünyaya tepeden bakan, uluslararası hukuku kendi çıkarlarına göre yorumlayan, diplomasi yerine tehdit dilini kullanan bir yönetim anlayışı sergiledi. Gümrük tarifeleriyle ülkeleri sıkıştırdı, müttefiklerini aşağıladı, askerî gücünü hatırlatmaktan çekinmedi.

İran'a yönelik askerî saldırılar ve bölgeyi sarsan savaş, bu çelişkinin en somut örneklerinden biri oldu. Enerji piyasalarındaki sarsıntı Amerikan vatandaşının cebine yansıdı. Akaryakıt fiyatları yükseldi, hayat pahalılığı ağırlaştı, aile bütçeleri daha fazla zorlandı.

Amerikalı seçmen şu soruyla karşı karşıya kaldı: “İran'a saldırarak bölgeyi istikrarsızlaştıran, savaşlara milyarlarca dolar ayıran yönetim, ülkesindeki geçim sıkıntısının da başlıca sorumlularından biri değil mi?”

Aynı soru Gazze için de geçerliydi. Trump, Gazze'deki büyük yıkıma rağmen Netanyahu yönetimine siyasi, diplomatik ve askerî desteğini sürdürdü. Filistin halkının, özellikle kadınların ve çocukların yaşadığı felaket dünya vicdanını sarsarken Washington'ın İsrail politikası değişmedi.

Üstelik Gazze'deki katliamlara itiraz eden Amerikalı öğrenciler ve akademisyenler de ağır baskılarla karşılaştı. Üniversitelerdeki Filistin dayanışması eylemlerinde gözaltılar, polis müdahaleleri ve akademik özgürlük tartışmaları yaşandı. Özgürlük Heykeli'ni hürriyet sembollerinden biri olarak sunan bir ülkenin kendi üniversitelerinde yükselen itirazlara gösterdiği tahammülsüzlük dikkat çekiciydi.

Daha önce farklı ülkelerdeki seçimleri değerlendirirken İsrail'e koşulsuz destek veren siyasetçilerin bu tercihleri nedeniyle giderek daha fazla sorgulandığını yazmıştım. Gazze meselesi artık yalnızca Ortadoğu'nun değil, dünyanın birçok ülkesinde seçmenin ahlaki ve siyasi muhasebesinin bir parçası hâline geliyor. Amerikan seçimleri de bu eğilimin yeni örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Tartışmalar bunlarla da sınırlı kalmadı. Jeffrey Epstein'ın cinsel istismar suçlarına ilişkin dosyalar, güçlü çevrelerin hesap verebilirliği meselesini yeniden gündeme taşıdı. Belgelerin açıklanma biçimi, gecikmeler ve gizlenen bilgiler hakkındaki tartışmalar, yönetimin şeffaflığına ilişkin soruları artırdı. Trump'ın oğlu Donald Trump Jr. ve damadı Jared Kushner'in ticari ilişkileri de siyasi nüfuzun özel çıkarlara hizmet edip etmediği sorusunu doğurdu. Demokratların yeni Kongre çoğunluğuyla bu başlıklarda soruşturmalar yürütmesi bekleniyor.

Seçmenler yönetimin hesap vermesi yönünde de güçlü bir mesaj verdi. Ancak Demokratların kazanması, Amerikan dış politikasının kendiliğinden adil hâle geleceği anlamına gelmiyor. İsrail'e geçmişte Demokratların da, Cumhuriyetçilerin de destek verdiği ortada. Washington'da isimlerin değişmesi, Filistinlilerin haklarının tanınacağını veya bölgedeki askerî müdahalelerin sona ereceğini garanti etmiyor.

Yine de bu seçimlerden çıkarılacak önemli bir ders var. Hiçbir siyasi güç, ekonomik üstünlüğünün ve askerî kapasitesinin kendisine sınırsız bir dokunulmazlık sağlayacağını düşünmemeli. Dünyanın başka coğrafyalarında üretilen krizler, bir gün o krizleri üreten ülkelerin sokaklarına, ekonomilerine ve sandıklarına da yansıyabiliyor.

Trump, Michigan Senato adayı Abdul El-Sayed'i Müslüman kimliği üzerinden hedef almıştı. Cumhuriyetçilerin “terör sempatizanı” ve “cihatçı” suçlamalarına, Trump'ın “Adı Abdul Muhammed. O bir sahtekâr.” sözleri eklenmişti. Şimdi ise başkalarını aşağılayan Trump'ın siyasi gücü yerlerde sürünüyor.

Bakalım bu uyarı, savaşın, işgalin ve adaletsizliğin hesabını soran daha kapsamlı bir muhasebeye dönüşecek mi?