Her yeni güne bir öncekini unutturacak başka bir kötülükle uyanıyor, birkaç gün konuşuyor, öfkeleniyor, sonra önümüze düşen yeni bir hadiseye yöneliyoruz. Önceleri şaşırıyorduk. Şimdi şaşırma kabiliyetimizi de kaybediyoruz. İşte beni asıl korkutan bu…
Başakşehir’de bir okulun kapısında yaşanan vahşeti düşünün. Henüz çocuk denilecek yaştaki bir kız, başka çocuklara bıçakla saldırıyor. On yaşındaki bir evladımız hayatını kaybediyor, çocuklarımız yaralanıyor.
Bir başka gün milyonlarca insanın parasının konuşulduğu fon vurgunu iddialarını tartışıyoruz. Konuşulan rakamlar öylesine büyük ki milyonlar artık küçük kalıyor. Daha vahimi, kamuoyuna yansıyan iddiaların ve tartışmaların içinde üst düzey siyasi görevlerde bulunmuş isimlerin de geçmesi. Oysa makam, servet biriktirmenin ve nüfuzu kazanca dönüştürmenin değil; millete hizmet etmenin ve emaneti korumanın yeri olmalıydı. Makam yükseldikçe imkânların değil, sorumluluğun büyümesi gerekirdi.
Hastaneye gidiyoruz. Bebeğimizi yaşatsınlar diye doktorlara, sağlık çalışanlarına emanet ediyoruz. “Yenidoğan Çetesi” adıyla hafızalarımıza kazınan davada bebekler üzerinden haksız kazanç sağlandığı ve ölümlere sebebiyet verildiği iddialarıyla karşılaşıyoruz.
Alın teri dökmeden, emek harcamadan sahtecilikle işini görmeye çalışanlara rastlıyoruz. Diplomalar sahte, belgeler sahte… Ücretini verdiğinde e-Devlet’e bile kayıt ettirilebilen resmi belgeler…
Sonra futbolda şike ve bahis skandalları… Dar gelirli insanların bütçesinden fedakârlık ederek tribüne koştuğu müsabakalarla ilgili şike ve usulsüzlük iddialarını, bu kapsamda yapılan tutuklamaları konuşuyoruz.
Bütün bunların üzerine yargıya olan güven tartışmalarını, uyuşturucu ve bahis illetinin çocuk yaşlara kadar inmesini, çirkin küfürlerin, teşhirin ve zorbalığın sıradanlaşmasını ekleyin…
İnsan ister istemez soruyor: Nereye gidiyoruz?
Hastaneye, doktora güvenemiyorsak, okula güvenemiyorsak, yöneticilere, hâkime, hakeme güvenimiz sarsılıyorsa, diplomanın bile gerçekliğinden şüphe etmeye başlamışsak mesele artık birkaç kötü insanın işlediği münferit suçlardan ibaret görülemez. Toplumu bir arada tutan güven zincirinde ciddi bir aşınma var demektir.
Eskilerin çok anlamlı bir sözü vardır: “Et kokarsa tuz basılır; ya tuz kokarsa?” Normalde tuz kokmaz. Zaten sözün bütün gücü de burada. Eti bozulmaktan koruması gereken tuz da kokmaya başlamışsa artık neye güveneceğiz?
Aile tuzdur, okul tuzdur, adalet tuzdur, cami tuzdur, devletin kurumları tuzdur. Kanaat önderleri, öğretmenler, din adamları, yöneticiler tuzdur.
Çocuk yanlış yaptığında ailesine, insan haksızlığa uğradığında hukuka, hasta olduğunda doktora, bilgiye ihtiyaç duyduğunda öğretmene bakar. Peki, koruması, öğretmesi, uyarması, örnek olması, iyileştirmesi ve adaleti sağlaması gerekenler de bozulursa toplum nereye bakacak?
Bir de kendimize sormalıyız: Böyle bir nesil nasıl yetişti? Çocuklarımıza ahlakı, edebi, kanaati, helal ile haram arasındaki sınırı, hesap vereceğimiz bir günün bulunduğunu yeterince öğretebildik mi? Büyüklerine saygıyı, küçüklerine merhameti, hak etmediğine el uzatmamayı, insanın sahip olduklarıyla değil şahsiyetiyle değer kazanacağını gösterebildik mi?
Yoksa biz başka şeyler anlatırken kurduğumuz hayat onlara bambaşka şeyler mi öğretti?
Ekranlardan akan dünyaya bakın. Dizilerde, filmlerde, gündüz kuşağı programlarında aldatma, doyumsuzluk, kolay yoldan zenginleşme, şiddet, tehdit, teşhir ve mahremiyetin yok sayılması ne kadar sıradanlaştı. Küfür artık utanılacak bir davranış değil, güldürü malzemesi. Bir insanın aşağılanması milyonların eğlencesine dönüşebiliyor.
Bize sürekli daha fazla tüketen, daha fazla isteyen, hiçbir şeyle yetinmeyen bir insan modeli sunuluyor.
Çünkü kanaat eden insanı sömürmek zordur. Ailesine bağlı insanı yalnızlaştırmak zordur. Helal-haram ölçüsü olan insana her şeyi satamazsınız. Hesap verme bilinci taşıyan insanı her kötülüğe ortak edemezsiniz.
Nasıl bir insan yetiştirmek istediğimize yeniden karar vermek zorundayız. Bir toplum yalnızca kötülüğün çoğalmasıyla çürümez. Kötülüğe kötülük deme cesaretini kaybettiğinde, ayıp karşısında utanmamaya başladığında, kötülüğü engellemesi gereken mekanizmalar işlevsizleştiğinde ve iyiyi temsil etmesi gerekenler kötü örnek olduğunda asıl tehlike başlar.
Yeniden dönmek zorundayız. Ailemize… Çocuklarımıza… Mahallemize…
İnanç değerlerimize, ahlaka, edebe, merhamete, kanaate ve vicdana… Ve hepsinden önce Rabbimize.
Belki de ihtiyacımız olan samimi bir tevbedir. Köklü, içten ve herkesin önce kendisinden başlatacağı bir tevbe…
Evet, eti kurtarmak için tuza ihtiyacımız var. Ama ya tuz da kokarsa?