İslâm düşünce tarihinin en önemli isimlerinden biri olan İmam Gazzâlî, vefatının üzerinden asırlar geçmesine rağmen düşünce dünyasındaki etkisini hâlâ koruyor. Kelâm, felsefe, fıkıh ve tasavvuf alanlarında ortaya koyduğu eserler, onu İslâm medeniyetinin en güçlü mütefekkirlerinden biri hâline getirmiştir. Ancak söz konusu hadis ilmi olduğunda Gazzâlî’ye yönelik bazı eleştiriler sürekli gündeme getiriliyor. Bu eleştirilerin merkezinde ise onun hadis ilminde muhaddisler kadar teknik bir ihtisasa sahip olmadığı ve özellikle İhyâü Ulûmi’d-Dîn’de zayıf, hatta mevzu rivayetlere yer verdiği iddiası bulunuyor.
Elbette bir âlimin eserlerinde yer alan rivayetlerin sıhhatini araştırmak, ilmî bir sorumluluktur. Hiçbir isim, büyüklüğü ne olursa olsun eleştiriden muaf tutulamaz. Ancak burada asıl üzerinde durulması gereken mesele, eleştirinin kendisinden ziyade hangi ölçülerle ve hangi bağlam içerisinde yapıldığıdır. Bir mütefekkiri, bütün ilmî birikimini tek bir disiplinin ölçütleriyle değerlendirmek ne kadar doğrudur?
İhtisasın Sınırlarını Bilmek Bir Eksiklik Değil, İlim Ahlâkıdır
Öncelikle Gazzâlî’nin hadis ilmindeki konumunu doğru belirlemek gerekir. Gazzâlî, muhaddislerin sened, râvi ve ricâl incelemelerinde ulaştıkları teknik ihtisasın kendisinde aynı ölçüde bulunmadığını gizlememiştir. el-Mustasfâ başta olmak üzere bazı eserlerinde hadis alanındaki birikiminin sınırlarına işaret etmiştir.
Bu yaklaşım, bir âlimin eksikliğini örtmeye çalışması değil, kendi ihtisas alanının sınırlarını bilmesidir. Zira ilim, bütün disiplinlerde aynı derecede uzmanlaşmayı gerektiren bir faaliyet değildir. Bir fıkıh âliminden Buhârî veya Müslim seviyesinde hadis tahkiki yapmasını beklemek ne kadar gerçekçiyse, bir muhaddisten de aynı ölçüde kelâm, felsefe ve fıkıh üretmesini beklemek o kadar gerçekçidir.
Gazzâlî'nin büyüklüğü, her alanda aynı derecede uzman olduğunu iddia etmesinden değil, düşünce dünyasında ortaya koyduğu derinlikten ve farklı ilim dalları arasında kurduğu güçlü bağlardan kaynaklanır. Bilmediğini kabul etmekten çekinmeyen bir âlimin bu tavrını, onun bütün ilmî mirasını tartışmalı hâle getiren bir gerekçeye dönüştürmek doğru değildir.
İhyâ Bir Hadis Külliyatı Değil, Bir Ahlâk ve İrfan Projesidir
Gazzâlî’ye yönelik eleştirilerin en yoğunlaştığı eser hiç şüphesiz İhyâü Ulûmi’d-Dîn’dir. Bu eserde yer alan bazı rivayetlerin hadis tekniği açısından zayıf veya mevzu kabul edilmesi, uzun zamandır tartışma konusu yapılmaktadır.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken önemli bir husus vardır: İhyâ, bir hadis külliyatı veya rivayetlerin sıhhat derecelerini tasnif etmek amacıyla hazırlanmış teknik bir hadis kitabı değildir. Gazzâlî bu eserinde Müslümanın inanç, ibadet, ahlâk ve maneviyat dünyasını yeniden inşa etmeyi hedeflemiştir. Onun temel meselesi, bilginin insanın hayatına, davranışlarına ve kalbine nasıl yansıyacağıdır.
Bu sebeple eseri değerlendirirken yazılış amacını ve yöntemini dikkate almak gerekir. İhyâ'da yer alan rivayetlerin tamamını aynı sıhhat derecesinde kabul etmek mümkün olmadığı gibi, eserin bütün değerini bu rivayetler üzerinden tartışmaya açmak da isabetli değildir.
Nitekim İslâm ilim geleneğinde amellerin faziletleri, terğîb ve terhîb konularında zayıf hadislerin belirli şartlar çerçevesinde kullanılabileceğini kabul eden bir yaklaşım bulunmaktadır. Bununla birlikte mevzu rivayetlerin kullanılması ayrı bir meseledir ve ilmî bakımdan ayrıca değerlendirilmelidir. Dolayısıyla zayıf rivayetlerle uydurma rivayetleri aynı kategoride ele almak da doğru değildir.
Gazzâlî’nin eserini anlamak, yalnızca içinde geçen rivayetlerin sıhhat derecelerini sıralamakla mümkün olmaz. Onun asıl ortaya koyduğu düşünceyi, ahlâk anlayışını ve insanın manevi dönüşümüne ilişkin yaklaşımını da değerlendirmek gerekir.
İlim Geleneğinde Eleştiri ve Tamamlama Birlikte Yürür
Gazzâlî’nin hadis alanındaki eksiklikleri konusunda sonraki dönem âlimlerinin ortaya koyduğu çalışmalar da dikkat çekicidir. Özellikle Hafız Zeynüddin el-Irâkî, İhyâ’da geçen rivayetleri tek tek tahriç ederek kaynaklarını tespit etmiş ve sıhhat durumları hakkında değerlendirmelerde bulunmuştur.
Bu çalışma, İslâm ilim geleneğinin önemli bir özelliğini gösterir: Bir âlimin bıraktığı miras, başka bir âlimin ihtisasıyla tamamlanabilir. Her mütefekkirin bütün ilim dallarında aynı derecede uzmanlaşması beklenemez. İlim, farklı alanlarda uzmanlaşmış insanların birbirlerinin çalışmalarını geliştirmesiyle ilerler.
Burada önemli olan, eleştiriyi bir mahkûmiyet aracına dönüştürmek değil, ilmî mirası daha sağlam temeller üzerinde değerlendirmektir. Gazzâlî’nin hadis alanındaki eksikliklerini tespit etmek başka, bu eksiklikleri onun bütün düşünce mirasını değersizleştirmek için kullanmak başkadır.
Sonuç: Bir Âlimi Değerlendirirken Ölçüyü Kaybetmemek
Gazzâlî’yi hadis üzerinden değerlendirmek elbette mümkündür ve gereklidir. Ancak bu değerlendirme, onun hangi alanda neyi amaçladığı, hangi yöntemle çalıştığı ve İslâm düşüncesine nasıl bir katkı sunduğu dikkate alınarak yapılmalıdır.
Bir âlimin belirli bir disiplindeki ihtisas eksikliği, diğer alanlarda ortaya koyduğu ilmî birikimi ortadan kaldırmaz. Hadis münekkitlerinin görevi rivayetlerin sıhhatini araştırmak, mütefekkirlerin görevi ise bu rivayetlerin inanç, ahlâk ve düşünce dünyasındaki yerini değerlendirmektir. Bu iki alan birbirinin alternatifi değil, birbirini tamamlayan ilmî faaliyetlerdir.
Kuyumcunun terazisiyle altının ağırlığını ölçmek ne kadar önemliyse, o altını işleyerek bir sanat eserine dönüştüren ustanın emeğini takdir etmek de o kadar önemlidir. Birinden diğerinin görevini eksiksiz yerine getirmesini beklemek, ihtisasın mahiyetini gözden kaçırmaktır.
Gazzâlî’nin mirasını değerlendirirken ihtiyaç duyduğumuz şey, eleştiriden vazgeçmek değil; eleştiriyi hakkaniyet, ilmî ciddiyet ve tarihî bağlamla buluşturmaktır. Çünkü ilim, yalnızca yanlışları tespit etmekle değil, hakikati bütün yönleriyle anlamaya çalışmakla ilerler.