Tarih değişiyor, aktörler değişiyor; fakat zulmün dili değişmiyor. Dün Firavunların saraylarında kurulan baskı düzeni, bugün modern dünyanın güç, servet ve çıkar ilişkileri içinde farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor.
Kur’an kıssaları, yalnızca geçmişi anlatmaz; insanın iktidar hırsını, servet tutkusunu ve hakikati çıkar uğruna çarpıtmasını da gözler önüne serer.
Firavun, gücü mutlaklaştıran ve halkını baskı altında tutan iktidar zihniyetini hatırlatır. Bugün küresel güçlerin politikaları da şu soruyla sınanmalıdır: Güç, adaleti korumak için mi kullanılıyor, yoksa çıkarları dayatmak için mi?
Hâmân, zorbalığı ayakta tutan mekanizmaları düşündürür. Hukuk ve barış söylemleri, güçlülerin çıkarları karşısında etkisiz kalıyorsa adaletin evrenselliği sorgulanmalıdır.
Kârûn, servetiyle büyüklük taslayan anlayışın sembolüdür. Küresel ekonomide zenginlik artarken yoksulluk ve gelir eşitsizliği devam ediyorsa mesele yalnızca ne kadar üretildiği değil, nimetlerin nasıl paylaşıldığıdır.
Bel‘am, dinî bilgiyi ve manevi itibarı çıkar uğruna kullanmanın tehlikesini hatırlatır. Hakikati savunması gerekenlerin güç sahiplerini memnun etmek için haksızlık karşısında susması, vicdanın nasıl susturulabildiğini gösterir.
Sâmirî ise insanları yanıltan ve hakikatin önüne sahte görüntüler koyan anlayışı çağrıştırır. Dijital çağda propaganda, dezenformasyon ve algı yönetimi, insanları sorgulamadan inanmaya sürükleyebiliyor.
Demek ki zulüm sisteminde değişen bir şey yok:
O günkü Firavun düzenini bugün ABD, İngiltere, Rusya ve Çin sürdürüyor.
O günkü Hâman düzenini bugün AB, BM ve NATO sürdürüyor.
O günkü Kârun düzenini bugün Dünya bankası, IMF, bankalar ve borsalar sürdürüyor.
O günkü Bel'am düzenini bugün ruhunu emperyalizme satmış din adamları,
o günkü Sâmiri düzenini bugün internet ve medya sürdürüyor.
İsimler değişiyor, düzenler değişiyor; ama insanlığın önündeki sınav aynı kalıyor: Güç mü haklı olacak, yoksa hak mı güçlü?