Bazı insanlar vardır; aradan asırlar geçse de sözleri eskimez. Çünkü onların sözleri bir zamana değil, insanın değişmeyen tarafına söylenmiştir. Hz. Ebû Bekir (ra) işte böyle bir hakikatin adıdır. O, yalnızca İslâm tarihinin büyük şahsiyetlerinden biri değil; güç eline geçtiğinde büyümeyen, bilakis sorumluluğunun ağırlığı altında küçülen, titreyen ve hesabı hatırlayan bir insan modelidir. Onun hayatında makam bir imtiyaz değil, emanettir. Dostluk bir menfaat değil, sadakattir. Yönetmek hükmetmek değil, mesul olmaktır. İnsan olmak ise her şeyden önce kendisini hesaba çekebilmektir.
Hızın hayatımızın ölçüsü hâline geldiği bir çağda yaşıyoruz. Her şeyi çabuk tüketiyoruz. Haberin ömrü birkaç saat, bir sözün itibarı birkaç dakika, bir insanın değeri ise bazen bir görüntü karesi kadar kısa olabiliyor. Böyle bir çağın içinde Hz. Ebû Bekir’in şu uyarısı insanın yüzüne tutulan bir ayna gibidir: “Ölümü her an hatırlayalım. Allah ve Rasûlü’nün sakınılmasını emrettiği şeylere yaklaşmayalım. Dünyada, nefislerimizi Rabbimizin rehin aldığı şuuru içinde olalım. Ecellerimiz gelmeden, dünyada ahiret için yarışalım.”
Ölümü hatırlamak, sanıldığı gibi hayattan uzaklaşmak değil hayatın kıymetini bilmektir. Ölümü unutan insan, zamanı sonsuz zanneder ve erteler, savurur, tüketir. Bir sözü söylerken, bir kalbi kırarken, bir haksızlığa göz yumarken insanın önüne görünmeyen ama gerçek bir soru çıkarır: “Bunun hesabını vermeye hazır mıyım?”
Bazen “özgürlük” adına sınırları, “başarı” adına ölçüyü, “güç” adına merhameti unutabiliyoruz. Hâlbuki Hz. Ebû Bekir’in işaret ettiği hakikat açıktır: İnsan, kendi hayatının mutlak sahibi değildir. Hayat bize verilmiş bir emanettir. Emanet ise sahibine karşı sorumluluk taşır. Belki de çağımızın en büyük yanılgısı burada başlıyor. Kendimize ait sandığımız şeylerin aslında bize emanet edildiğini unutuyoruz. Makam emanet, servet emanet, beden emanet, zaman emanet, hatta sahip olduğumuzu düşündüğümüz nefis bile emanet…
Bir başka unutkanlığımız da daha çok kazanmak, daha çok görünmek, daha yüksek bir mevkiye ulaşmak için durmadan koşuyoruz. Fakat bu yarışın sonunda insanın elinde ne kalacağını çoğu zaman sormuyoruz. Oysa asıl yarış, insanı insana üstün kılan şeylerde olmalı: iyilikte, adalette, merhamette, doğrulukta, gönül almada…
Belki bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur: Biz gerçekten hayatı mı yaşıyoruz, yoksa hayatın bizi tüketmesine mi izin veriyoruz?
Hz. Ebû Bekir’in sözleri geçmişten bugüne gönderilmiş bir nasihat olmaktan daha fazlasıdır. Bize unuttuğumuz şeyleri hatırlatan bir çağrıdır. Ölümü, emaneti, hesabı, merhameti ve iyiliği… Çünkü insanın en büyük kaybı, her şeyi unutması değildir. Asıl kayıp, hatırlaması gerekenleri unutmasıdır.