Dünya uzun süredir yeni bir denge arıyor. Eski ittifakların sorgulandığı, krizlerin sınır aşan nitelik kazandığı, teknolojinin yalnızca ekonomiyi değil güvenlik anlayışını da dönüştürdüğü bir dönemden geçiyoruz. Böyle zamanlarda devletler sadece güvenlik stratejilerini değil, gelecek tasavvurlarını da yeniden tanımlamak zorunda kalıyor.
İstanbul'da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında gerçekleştirilen Mekke Ortak Savunma Anlaşması Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi toplantısını bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Günlük haber akışı içinde diplomatik bir gelişme olarak görülebilir. Ancak açıklamanın satır aralarında, üç ülkenin yalnızca mevcut risklere cevap vermeyi değil, bölgesel ölçekte daha kalıcı bir iş birliği zemini oluşturmayı hedeflediği görülüyor.
Bunun nedeni açık. İçinden geçtiğimiz çağın tehditleri, tek bir ülkenin kapasitesiyle yönetilebilecek sınırları çoktan aştı. Enerji güvenliği, terörle mücadele, düzensiz göç hareketleri, siber saldırılar, kritik altyapıların korunması ve yapay zekâ kaynaklı yeni riskler artık birbirinden bağımsız başlıklar değil. Bir bölgede yaşanan istikrarsızlık kısa süre içerisinde çevre coğrafyalara da yansıyabiliyor. Güvenlik artık yalnızca sınır hatlarında değil; ekonomide, teknolojide ve diplomatik ilişkiler ağında da üretiliyor.
Bu nedenle İstanbul'daki buluşmanın en dikkat çekici yönü askerî boyutundan çok kurumsal niteliğidir. Suudi Arabistan'da kurulacak sekretarya ve anlaşmanın kalıcı mekanizmalarla desteklenmesi, geçici iş birliklerinin ötesine geçen bir yaklaşımı ortaya koyuyor. Tarih, kalıcılığı sağlayanın çoğu zaman niyet beyanları değil, kurumlar olduğunu gösteriyor. Liderler değişebilir, öncelikler farklılaşabilir; ancak ortak hedefleri geleceğe taşıyan şey kurumsallaşmadır.
Aslında bu durum yalnızca devletler arası ilişkilerle sınırlı değildir. Toplumların dayanıklılığı da benzer bir zeminde yükselir. Nobel ödüllü iktisatçı Daron Acemoğlu'nun sıkça vurguladığı gibi, güçlü yapılar kendiliğinden oluşmaz. Ortak çıkarlar etrafında şekillenen kurallar, kurumlar ve güven ilişkileri gerekir. Güven zayıfladığında iş birliği geriler; iş birliği gerilediğinde ise istikrar kırılgan hâle gelir.
Bölgesel siyasette de farklı bir tablo yoktur. Yakın geçmişe bakıldığında Orta Doğu'nun en önemli sorunlarından biri güç eksikliği değil, ortak hareket etme kapasitesinin yetersizliği olmuştur. Bölge ülkeleri zaman zaman önemli ekonomik kaynaklara, güçlü ordulara ve stratejik avantajlara sahip olsalar da bunları ortak hedefler doğrultusunda bir araya getirmekte zorlanmıştır. Bu nedenle bugün öne çıkan "bölgesel sahiplenme" vurgusu, diplomatik bir ifadeden daha fazlasını temsil etmektedir. Sorunların çözümünde sorumluluğun ve inisiyatifin bölge halkları ile bölge devletlerinde olması gerektiğini hatırlatan bir anlayışa işaret etmektedir.
Anlaşmanın savunma sanayii, ortak teknoloji geliştirme ve ortak üretim başlıklarını öne çıkarması da aynı yaklaşımın devamıdır. Günümüzde teknolojiye erişmek ile teknoloji üretmek arasında belirleyici bir fark bulunuyor. Gücü satın almak mümkündür; ancak sürdürülebilir güç üretmek bilgi birikimi, nitelikli insan kaynağı ve uzun vadeli iş birlikleri gerektirir. Türkiye'nin son yıllarda savunma teknolojilerinde ortaya koyduğu ilerleme de bu gerçeğin somut örneklerinden biridir.
Elbette hiçbir bölgesel girişim tek başına bütün sorunları çözemez. Diplomasi sabır ister. Ortaklıklar zaman zaman görüş ayrılıklarıyla sınanır. Uluslararası sistemdeki dalgalanmalar yeni zorluklar ortaya çıkarır. Buna rağmen devletlerin birbirine yabancılaşmak yerine diyalogu, ortak üretimi ve iş birliğini tercih etmesi başlı başına önemli bir kazanımdır.
Bugün dünyanın birçok bölgesinde toplumlar kutuplaşma, güvensizlik ve belirsizlik duygusuyla mücadele ediyor. Böyle bir dönemde istikrarı korumanın yolu yalnızca askerî kapasiteyi artırmaktan geçmiyor. Güveni büyütmek, kurumları güçlendirmek ve ortak geleceğe dair bir ufuk ortaya koymak da en az bunun kadar önem taşıyor.
İstanbul'dan verilen mesajın asıl değeri de burada yatıyor. Güçlü devlet olmanın yolu yalnızca caydırıcılıktan değil, güven üretebilen ortaklıklar kurabilmekten geçiyor. Bazen bir anlaşmanın gerçek etkisi imzalandığı gün değil, yıllar sonra oluşturduğu istikrar halkasında görülür. Mekke Anlaşması'nın gelecekte hangi sonuçları doğuracağını zaman gösterecek. Ancak bugün görünen gerçek şudur: Bölgesel barışın anahtarı, rekabeti derinleştiren değil, sorumluluğu paylaşan bir anlayışta saklıdır. Ve belki de çağımızın en değerli siyasi sermayesi tam olarak budur.