Bazı meseleler vardır; çok konuşularak değil, doğru zamanda atılan doğru adımlarla çözülür. Bazı meseleler de vardır ki günlük siyasetin sınırlarını aşar, doğrudan milletin kaderiyle ilgilidir. “Terörsüz Türkiye” hedefi de böyle bir meseledir. Bugün olup bitenin bütün ayrıntılarını tartışmak yerine biraz geriye bakmak ve biraz da önümüzdeki günleri düşünmek gerekiyor.

Ülkemiz ve insanımız yıllarca ağır bedeller ödedi. Nice evladımızı toprağa verdik, nice annenin yüreği yandı, nice baba evlat acısıyla yaşadı. Çocuklar babasız, aileler evlatsız kaldı. Ülkemizin ekonomik gücünden gençlerimizin hayallerine kadar pek çok şey, yıllarca süren terörün gölgesinde kaldı. Bir ülkenin enerjisi, kendi içindeki çatışmalarla tüketildi. Şimdi dileğimiz çok açık: Çektiğimiz çilenin ardından huzurun ve refahın nimetini de milletçe birlikte yaşayalım. Elbette bu süreçte ülkeyi yönetenlere büyük görev ve sorumluluk düşüyor. Alınacak kararların, atılacak adımların tarih önünde bir karşılığı olacaktır. Devletin iradesi, siyasi akıl ve milletin sağduyusu aynı istikamette buluştuğunda Türkiye’nin önünde yeni bir ufuk açılabilir. Fakat bu sürecin asıl sahibi yine millettir.

Yıllarca aynı sokaklarda yaşadık, aynı apartmanlarda komşu olduk, aynı iş yerlerinde omuz omuza çalıştık. Dünür olduk, akraba olduk, dost olduk. Aynı sofraya oturduk, aynı ekmeği bölüştük. Aynı bayramlarda el öptük, aynı düğünlerde sevindik, aynı cenazelerde omuz omuza saf tuttuk. Aynı otobüste, aynı trende, aynı metroda yan yana yolculuk ettik. Birimizin sevinci ötekine, birimizin acısı diğerine dokundu. Bizi birbirimizden ayırmak isteyenler elbette oldu. Aramıza duvarlar örmek, kardeşliğimizi zedelemek isteyenler çıktı. Fakat hayatın kendisi bütün bu çabalardan daha güçlüydü.

Terörsüz Türkiye yalnızca silahların susması anlamına gelmemeli. Aynı zamanda çocuklarımızın korkmadan büyüdüğü, gençlerimizin geleceğe umutla baktığı, insanların birbirine güven duyduğu, şehirlerimizin huzurla nefes aldığı bir Türkiye demek olmalı.

Geçmişte yaşanan acıları elbette unutmayalım. Unutmak, yaşananlardan ders çıkarmamak olur. Geçmişin acılarını çocuklarımızın geleceğine de taşımayalım. Acılarımızdan ders alalım ama onları yeni nesillerin kaderi hâline getirmeyelim. Bu mesele bir partinin bir siyasi görüşün, bir bölgenin veya bir kesimin meselesi de değildir. Bu, doğrudan doğruya Türkiye’nin meselesidir. Milletçe sabrettik, milletçe bedel ödedik; şimdi milletçe kazanmalıyız. Kazanan Türkiye olmalıdır.

Çocuklarımıza bundan sonra aynı sofrada nasıl buluştuğumuzu, aynı bayramlarda nasıl sevindiğimizi, aynı düğünlerde nasıl güldüğümüzü, aynı cenazelerde nasıl omuz omuza durduğumuzu anlatalım. Farklılıklarımızın bizi birbirimize düşman etmek için değil, bu ülkenin zenginliği olmak için var olduğunu öğretelim. Çünkü millet olmak farklılıklarına rağmen aynı gelecekte buluşabilmektir. Biz bu topraklarda yüzyıllardır bunu yaptık. Farklı türküler söyledik, farklı gelenekler yaşattık, farklı şehirlerde farklı hayatlar kurduk; ama aynı vatanın havasını soluduk, aynı toprağa bastık ve aynı ülkenin geleceğini düşündük. Şimdi önümüzde yeni bir sayfa açılıyor. Bu sayfayı kinle değil kardeşlikle, korkuyla değil güvenle, ayrılıkla değil birlikle dolduralım. Devletimizin ortaya koyacağı iradeyi, milletimizin sağduyusunu ve ortak geleceğe duyduğumuz umudu aynı noktada buluşturalım.

Bundan böyle birbirimize bakıp “Sen kimsin?” diye sormaktan çok, “Biz bu ülke için daha ne yapabiliriz?” diye sormamız gereken bir zamandayız. Aynı sofrada oturmayı, aynı ekmeği bölüşmeyi ve aynı geleceğe inanmayı yeniden hatırlayalım. Yıllar sonra torunlarımız bu dönemi konuşurken, onlara bırakacağımız en güzel miras yalnızca daha güçlü bir ekonomi veya daha büyük şehirler olmayacaktır. Asıl mirasımız, birbirine güvenen, birbirinin acısını anlayan ve ortak geleceğine sahip çıkan bir Türkiye olacaktır. O gün geldiğinde geriye dönüp baktığımızda belki de hep birlikte şu cümleyi söyleyeceğiz: Biz zaten birdik. Ayrılmadık ki birleşelim. Şimdi birlikte yaşamayı değil, birlikte daha güzel bir gelecek kurmayı öğreniyoruz.