Türk siyasetinin en dikkat çekici paradokslarından biri şudur: Meclis çatısı altında milletin hakları söz konusu olduğunda aşılmaz duvarlar yükselir; sıra siyasetçilerin kendi haklarına geldiğinde o duvarların nasıl olup da bir gecede ortadan kalktığına kimse anlam veremez.
Anayasa denildiğinde…
“Bizim kırmızı çizgimiz var.”
“Üniter yapı tartışılmaz.”
“Rejim meselesi.”
“Başkanlık sistemi.”
“Parlamenter sistem.”
“Bölünmez bütünlük.”
“İdeolojik farklılıklar.”
Derken yıllardır aynı senaryoyu izleriz.
Partiler birbirlerine sert sözler söyler, kürsülerden ağır ifadeler havada uçuşur. Televizyon ekranlarında saatlerce siyasi kavga izleriz. Sonra seçim gelir, meydanlarda herkesten aynı vaat yükselir:
“Yeni, sivil ve demokratik bir anayasa yapacağız.”
Seçim biter, Meclis açılır ve o vaatlerin yerini yeniden “kırmızı çizgiler” alır.
Ve Türkiye bir kez daha anayasa tartışmasının başladığı yere döner.
Fakat işin en ilginç tarafı burada başlıyor.
Milletin temel hak ve özgürlükleri söz konusu olduğunda birbirine tahammül edemeyenler, kendi özlük hakları gündeme geldiğinde nasıl oluyor da bir anda aynı masanın etrafında buluşabiliyor?
Milletvekillerinin maaşları, emeklilik hakları, sosyal imkânları veya çeşitli özlük düzenlemeleri gündeme geldiğinde dün birbirine “asla” diyenler, bugün aynı düzenlemenin altına imza atabiliyor.
İşte burada siyasetin en acı paradoksuyla karşılaşıyoruz:
Milletin hakkı söz konusu olduğunda siyaset, kendi çıkarı söz konusu olduğunda ise uzlaşı ortaya çıkıyor.
Peki neden?
Çünkü vatandaşın hakkı üzerinden siyaset yapmak kolaydır; fakat kendi çıkarından fedakârlık yapmak zordur.
Bu husus; siyasetçilerin yalnızca toplumun genel yararını gözeten kusursuz aktörler olmadığını; onların da kendi kurumlarının, konumlarının ve çıkarlarının peşinden gidebileceğini gösteriyor.
Bunu anlamak için akademisyen olmaya gerek yok.
Meclis'in çalışma biçimine bakmak yeterli.
Vatandaşın emekli maaşı konuşulurken kaynak tartışılır.
Asgari ücret konuşulurken bütçe dengesi hatırlanır.
Çiftçinin borcu gündeme geldiğinde ekonomik gerçeklerden söz edilir.
Gençlerin işsizliği tartışıldığında “sabır” istenir.
Ama konu siyaset kurumunun kendi özlük haklarına geldiğinde, nedense bütçenin dili de, siyasi rekabetin dili de bir anda yumuşar.
Çünkü orada ortak bir payda vardır:
“Biz.”
Milletin meselelerinde “sen-ben” kavgası vardır.
Kendi meselelerinde ise “biz” dayanışması…
Asıl sorgulanması gereken de budur.
Milletin hakkı neden siyasi pazarlığın konusu?
Türkiye'nin yeni ve sivil bir anayasaya ihtiyacı olup olmadığı yıllardır tartışılıyor.
Oysa mesele artık “ihtiyaç var mı?” meselesi değildir.
Asıl mesele şudur:
Siyasi irade var mı?
Çünkü bir ülkenin temel hukuk metnini değiştirmek gerçekten isteniyorsa, bunun için Meclis'te gece gündüz çalışılır, uzlaşma aranır, farklı düşünceler masaya yatırılır, ortak paydalar bulunur.
Fakat Türkiye'de anayasa meselesi çoğu zaman milletin ortak geleceğini inşa etme projesi olmaktan çıkıp siyasi rekabetin malzemesine dönüşüyor.
İktidar “muhalefet engelliyor” diyor.
Muhalefet “iktidar dayatıyor” diyor.
Bir taraf diğerini suçluyor, diğer taraf ötekini suçluyor.
Sonuç?
Yıllar geçiyor, anayasa yerinde duruyor.
Değişen ise sadece tartışmanın aktörleri oluyor.
Oysa anayasa partilerin değil, milletin anayasasıdır.
İktidarların değil, gelecek nesillerin güvencesidir.
Bugün Meclis sıralarında oturan milletvekilleri değişecek.
Partilerin liderleri değişecek.
Hükümetler değişecek.
Ama anayasanın vatandaşın hayatına dokunan hükümleri milyonlarca insanın hayatını etkilemeye devam edecek.
Bu nedenle anayasa meselesini günlük siyasi hesapların üzerine çıkarmak zorundayız.
Kendi hakkınızda uzlaşıyorsunuz da…
Şimdi vatandaşın sorması gereken çok basit bir soru var:
Kendi özlük haklarınız söz konusu olduğunda birkaç saat içinde uzlaşabiliyorsanız, neden milletin temel hakları söz konusu olduğunda yıllarca uzlaşamıyorsunuz?
Kendi haklarınızda “ortak payda” bulabiliyorsanız, neden vatandaşın adalet talebinde ortak payda bulamıyorsunuz?
Kendi meselelerinizde siyasi rekabeti bir kenara bırakabiliyorsanız, neden milletin geleceğinde aynı olgunluğu gösteremiyorsunuz?
Kendi düzenlemeleriniz için Meclis'in kapılarını hızla açabiliyorsanız, neden milletin yıllardır beklediği demokratikleşme ve özgürlük taleplerinde aynı hız gösterilmiyor?
İşte siyasetin samimiyet sınavı tam da burada başlıyor.
Çünkü millet artık kimin hangi sloganı attığına değil, kimin kendi çıkarı ile milletin çıkarı arasında nasıl bir tercih yaptığına bakıyor.
Meclis'in asıl görevi nedir?
TBMM, milletvekillerinin özlük haklarını düzenleyen bir kurum olmanın çok ötesindedir.
Meclis'in asli görevi milletin iradesini hukuk düzenine dönüştürmektir.
Vatandaşın özgürlüğünü güvence altına almak…
Adaleti güçlendirmek…
Devlet karşısında bireyin hukukunu korumak…
Temel hakları güvenceye almak…
Gelecek nesillere daha demokratik bir ülke bırakmak…
Bunlar Meclis'in asıl tarihsel sorumluluğudur.
Eğer siyasi partiler kendi meselelerinde gösterebildikleri uzlaşmayı milletin meselelerinde gösteremiyorsa burada artık sadece bir siyasi başarısızlıktan değil, ciddi bir güven probleminden söz etmek gerekir.
Çünkü millet şunu görmek istiyor:
Siyasetçi kendi hakkını savunduğu kadar vatandaşın hakkını da savunuyor mu?
Eğer cevap “evet” ise bunu anayasa masasında görmek istiyoruz.
Artık sıra millette değil, siyasette
Türkiye'nin yeni bir anayasa tartışmasına değil, yeni bir siyasi anlayışa ihtiyacı var.
Anayasa yapmak mümkündür.
Uzlaşmak mümkündür.
Farklı düşüncelerin aynı metinde buluşması mümkündür.
Yeter ki siyasi partiler “Ben ne kazanırım?” sorusundan önce “Millet ne kazanır?” sorusunu sorsun.
Çünkü gerçek uzlaşma, siyasetçilerin kendi haklarında buluşması değildir.
Gerçek uzlaşma; farklı siyasi görüşlerin vatandaşın özgürlüğü, adaleti, hukuku ve onuru üzerinde ortaklaşabilmesidir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey de tam olarak budur.
Artık millet aynı filmi tekrar tekrar izlemek istemiyor.
Seçim meydanlarında verilen “sivil anayasa” sözlerinin Meclis koridorlarında unutulmasını istemiyor.
Siyasetçilerin birbirleriyle kavga edip, kendi meselelerinde el ele vermesini görmek istemiyor.
Ve artık şu sorunun cevabını bekliyor:
Kendi haklarınızda bu kadar kolay helalleşebiliyorsunuz da milletin hukukunda neden bir türlü helalleşemiyorsunuz?
Bu soruya verilecek cevap, sadece bugünkü siyasetin değil, Türk siyasetinin samimiyetinin de aynası olacaktır.
Çünkü unutulmamalıdır:
Milletin hakkı, siyasetçinin lütfu değildir.
Anayasa, siyasi partilerin pazarlık masası değil; milletin özgürlük sözleşmesidir.
Ve Meclis'in duvarlarında yazması gereken en büyük söz belki de şudur:
Önce millet. Sonra siyaset.