0
KÜÇÜK bir çocukken başka dönerdi dünyamız. Gece gökyüzünde yıldızlar, gündüz yeryüzünde salıncaklar bir oraya bir buraya salınır dururdu. Her yeni gün bambaşka dünyalara açılan bir kapının temsilcisi olurdu körpecik yüreklerimizde. Geceleri ateşler yakar, battaniyelerimize sarılır saatlerce eğlenceli hikayeler anlatırdık ve büyüklerimizin anlattığı eşsiz masallar süslerdi gece yatınca rüyalarımızı. Erik ağaçları, şeftali ağaçları, elma ağaçları oyunlarımızı varlıklarıyla süsler dururdu. Ceviz ağacının gölgesinde yaptığımız piknikler ve dalların arasındaki ağaç evin unutulmaz öyküsü doldururdu zihinlerimizi. Yeryüzünün eşsiz papatyaları, gerçekten gül kokan gül ağaçları, yemyeşil çimleri kendi iç bahçemizi süslerdi. O güllerin, papatyaların ve ağaçların olduğu sokaklarda, bahçelerde oynadığımız her an bizim için bir neşe kaynağı idi.
Sokakta ve bahçede oynadığımız her an, yeni duyguların ve davranışların kazanılmasına neden olurdu. Oynadığımız her vakit dostane ve kardeşçe idi. Tehlikelerden uzak, tehlikeler uzak yaşardık işte biz o güzel günleri. Çoğu zaman oyuna dalar, oynamaktan, yemek yemeği unuturduk. Oyun, bizim çocukluğumuzu tamamlayan en güzel aktiviteydi. Gece yarılarına kadar vakit nasıl geçer anlamazdık. O zamanlarda oynadığımız her grup oyunun etkisi hala hayatımıza sirayet etmektedir. Annelerimiz bizi kendimizden birkaç yaş büyük abla veya abilerimize emanet edebilir, sonrasında da bizden birkaç yaş küçük olan kardeşlerimizin sorumluluğunu da zaman içinde bize verirlerdi. Böylece sorumluluk alma becerisini daha küçük yaşta kazanır, hep beraber büyürdük oyunlar içinde. Her oynadığımız oyunun iç dünyamızda yer bulduğu bir anlam haritası vardı. Çocuk olmak yaşadığımız olayları, çatışmaları, üzüntüleri, mutlulukları oyun dünyasına yansıtabilmek demekti.
Oyunlar kurabilmek, hayal edebilmek için çocuk olmak gerekirdi. Her hayalin arkasına sığınır, bize getireceği güzel günleri umut ederdik. Mesela dişimiz çekildiği zaman, yastığın altına çekilen dişimizi koyar, sabah kalktığımızda meleklerin dişimizin yerine çok sevdiğimiz bir hediyeyi bıraktığını görürdük. Yastığın altına konulan küçük bir sakız veya küçük bir oyuncak, rüyalarımızda kocaman hayal gemileri ile yolculuk etmemizi sağlardı. Bazen büyüklerde bizim dünyamıza katılır, masallar anlatır, çocuk dünyamıza yeni kapılar aralarlardı. İşte o vakit karışırdı, biz mi büyüklerin dünyasına giriyoruz, büyüler mi bizim dünyamıza giriyor diye. Onların bizimle çocuk olması kadar büyük bir lezzet olamazdı. Mesela bazen yetişkinler bizimle saklambaç, yakar top, bezirgan başı, mendil kapmaca gibi grup oyunları oynar bazen de söylemesi zor bir tekerlemeyi söylettirip konuşma becerimizi artırmaya yardımcı olurlardı.
Yavaş yavaş yetişkin dünyasına girmemiz için adım atardık böylece. Onların dünyası bize hiç uzak ve yabancı gelmezdi. Bizimle oyun oynarlardı öncelikle. Oynadıkları her oyunda ahlaki bir kural veya toplumsal mesajlar vermeyi de unutmazlardı. Bunca iç içe olmanın yanında, çocuk çocuk olmayı, yetişkin yetişkin olmayı bilirdi. Kimsenin rolleri birbirine karışmazdı hiçbir zaman. Hayatın içinden oyunlar oynardık ve çocukken yaşadığımız bütün güzel duygular oyunlarımıza yansır, yaşadığımız üzüntüler, öfkeli duygular şifa bulurdu her defasında.