Halk arasında dilden dile dolaşan, sahibi belirsiz anonim dedikleri bir söz vardır: “Kendi gözündeki merteği görmez, elin gözündeki çöpü arar.” Bu atasözünün benzeri, İncil’de (Matta 7/3-5; Luka 6/41-42.) Hz. İsa’ya nispet edilen sözlerde de yer alır: “Kardeşinin gözündeki çöpü görüyorsun da kendi gözündeki merteği neden fark etmiyorsun?” Farklı dillerde, farklı geleneklerde aynı hakikatin dile gelmesi, meselenin insanın ortak hali olduğunu gösteriyor. Diğer iki yazımızda da bahsettiğimiz o “Seçici günahkarlık”, bir milletin, bir mezhebin, bir devrin değil insanın hastalığıdır.
Mevlana Celaleddin, Mesnevi’de aslan ile tavşan hikayesini anlatır. Zalim aslanı kuyunun başına götüren tavşan, ona kuyunun dibinde başka bir aslanın bulunduğunu söyler. Aslan kuyuya bakar, sudaki kendi aksini görür ve onu düşman sanarak kuyuya atlar; böylece kendi zulmünün kurbanı olur. Mevlana hikayenin içinden şu dersi çıkarır: Başkasında gördüğün zulüm, çoğu zaman senin kendi aksindir. Kuyudaki aslana saldıran, aslında kendine saldırmaktadır. Başkasında yargıladığın kusur, senin kendi yüzünün sudaki yansımasıdır.
Bu hikaye, hadis kaynaklarında yer alan “Mümin, müminin aynasıdır” sözüyle birlikte okunduğunda anlamı daha da derinleşir. Ayna, sadece karşısındakinin ayıbını göstermek için değil, bakanın kendi yüzünü görmesi için vardır. Ve iyi bir ayna, gördüğünü sokağa ilan etmez; sadece karşısındakine sessizce gösterir. Mü’min kardeşinin aynası olmak, onun ayıbını teşhir etmek değil, ona kendisini görme imkânı sunmaktır. Kardeşimizin kusurunda da önce kendi kusurumuzu görmek, aynanın iki yönlü olduğunu hatırlamaktır.
Allah’ın isimlerinden biri Settar’dır; örten, saklayan, perdeleyen demektir. O’nun isimlerinin bizde ahlak olarak görülmesi mesela Settar ism-i mübareğin bizde başkasının ayıplarını örtmek olarak tecelli etmektir. Bırakın başkasının ayıbını, günahını araştırmak, kendiliğinden öğrendiğinizi kendinizden de saklamaktır.
Allah diğer bir ismi de Ğaffar’dır yani bağışlayan, üstünü kapatan anlamındadır. “Mağfiret” kelimesinin kökünde de bir örtme anlamı vardır ve bildiğiniz gibi miğfer, başı örten zırha verilen addır. Yani Allah’ın bağışlaması, bir bakıma örterek de korumasıdır. Bu, günahı yok saymak değil, onu ifşa etmemek, onun üzerine perde çekmektir.
İnsanın ayakta durabilmesi, kalabalıkların içinde başı dik yürüyebilmesi, bu İlahî perde sayesindedir. Hepimiz, Settar’ın örttüğü bir hayat yaşıyoruz. Kimsenin başkasının içini görmemesi Rabbulalemin’in rahmetidir. Eğer Allah örtüsünü bir an kaldırsaydı, bütün insanların içi, günahı, ayıbı ortalıkta olurdu ve belki de bugün ayıpladığımız, yargıladığımız insanların yerinde kendimizi bulurduk.
İşte seçici günahkarlığın en ağır yanı burada ortaya çıkıyor. Biz, insanlar ayıplarımızı günahlarımızı bilmesinler diye İlahî perdeye sığınırken, yani günahlarımızın örtülü kalmasını isterken, başkasının günahını ortaya dökersek bu, bir nimeti kullanırken nimetin sahibinin ahlakına aykırı davranmaktır, O’na nankörlük etmektir.
Hadis kaynaklarında nakledildiğine göre Resulullah, bir Müslümanın ayıbını örtenin ayıbını Allah’ın kıyamet gününde örtecektir buyurmuştur. Bu şekilde davranma, İlahî ahlakın insana yansımasıdır. Settar’a kul olan, settar olur, örtülen, örter, bağışlanmayı uman, bağışlar. Ve bu denklem tersine de işler, şöyle ki başkasının perdesini yırtan, kendi perdesinin ne kadar ince olduğunu unutmuştur.
Kur’an’ın gıybeti yasakladığı ayetin hemen öncesinde (Hucurat 12) tecessüs de yasaklanır: “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın.” Tecessüs, başkasının kokusunu (günahını, ayıbını) aramaktır. Burnunu başkasının kapısına dayamak, perdenin arkasını gözetlemektir. Kur’an bunu yasaklar; çünkü kusur aramak, kusur bulmakla bitmez; aranan kusur, bulunan kusurdan daha çok arayanı kirletir.
Dini-ahlakî geleneğimizde sıkça anılan ve bazı kaynaklarda hadis olarak da nakledilen bir söz vardır: “Kendi ayıbıyla meşgul olup başkalarının ayıplarıyla uğraşmayana ne mutlu!” Rivayetin senedi tartışmalı olsa da manası, dinin ahlaki özüyle tam olarak örtüşüyor. Kendi ayıbıyla meşgul olan kişinin başkasının ayıbına vakti kalmaz. Kendi kokusunu alan, başkasının kokusunu aramaz.
Hz. Ömer’e nispet edilen, “Hesaba çekilmeden önce kendinizi hesaba çekin.” meşhur söz bu yazının belki de özü olmalıdır. Muhasebe-i nefs, tasavvufun temel disiplinlerinden biridir. Salik, her gece yatmadan önce günün defterini açar ve kendisine sormaya başlar: Kime ne dedim, kimi kırdım, neyi geciktirdim, niyetimde ne vardı, Allah bugünümden razı oldu mu? Bu muhasebe, insanın yargılamayı kendisine yönelik yapmasıdır. Sonuçta yine o yargıç koltuğunda oturur ve sanık sandalyesine sadece kendisini oturtur.
İnsan yargılamayı bırakamaz çünkü yargılamak, düşünmenin ayrılmaz bir parçasıdır. Ama yargılamanın yönünü değiştirebilir. Seçici günahkarlığın ilacı, yargılamamak değil, yargılamanın önce kendine yönelik olmasıdır. Başkası için adalet, kendimiz için mazeret arayan terazinin kefelerini yer değiştirmektir. O zaman durum kendimiz için adalet, başkası için mazerete dönüşmelidir. Kendi günahımızı ağır, başkasının günahını hafif tartmak ve kendimize karşı savcı, başkasına karşı avukat olmalıyız.
Bu, asla bir zayıflık değildir. Aksine, insanın nefsine karşı en büyük zaferlerinden biridir. Çünkü nefsin en sevdiği şey, kendini temize çıkarmaktır. Nefsin en nefret ettiği şey ise, kendi aynasına bakmaktır. Cüneyd-i Bağdadî ne buyurmuştu? Nefisle mücadele sulhu olmayan bir savaştır.
Duymuşsunuzdur, İncil’de (Yuhanna 8/7.) anlatılan bir sahnede, zina ederken yakalanan bir kadın Hz. İsa’nın önüne getirilir ve taşlanması istenir. Herkes kucağına taş doldurup “vurun!” işaretini beklerken İsa (as) şöyle seslenir:
“İlk taşı aranızdaki günahsız kişi atsın.” Anlatıya göre oraya kadını taşlamak için gelenler teker teker dağılır ve kimse taşı atamaz, çünkü o an, herkes kendi (günahlarının) kokusunu almıştır.
Bu sahne, seçici günahkarlığın en açık ve net tablosudur. Kalabalık, bir günahı “hoşuna gitmeyen günah” olarak seçmiş, ona karşı taşlarını toplamıştır. Ama tek bir cümle, terazinin kefelerini yer değiştirmeye yetmiştir. Herkes elindeki taşa bakmış ve o taşın kendi göğsüne de isabet edebileceğini fark etmiştir.
Bir not defterine düşülmüş birkaç satır, bizi uzun bir yolculuğa çıkardı.
Evet öyle, hepimiz seçici günahkarlarız. Bu bir itham değil, bir itiraftır, ki itiraf kurtuluşun ilk basamağıdır. “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik” diyen Âdem’in yolu budur; “Ben ondan hayırlıyım” diyen İblis’in yolu ise kendini temize çıkarmanın yoludur. Biri başkasını değil kendini gördü ve affedildi; öbürü kendini değil başkasını gördü ve kovuldu.
Belki de ayık olmak, şarap içmemekten ibaret değildir. Ayık olmak,
Kişinin kendi günahının kokusunu alabilmesidir,
Ayık olmak, Allah’ın üzerimizdeki perdesini fark edip ona şükretmek ve o perdeyi başkası için de korumaktır.
Ayık olmak, elimizdeki taşı yere bırakıp secdeye kapanabilmektir. Ve belki de en ayık insan, “Eğer günahların kokusu olsaydı, kimse yanıma yaklaşamazdı” diyebilen insandır çünkü o, kendi kokusunu almıştır. Kendi kokusunu alan, başkasının kokusuna burun kıvırmaz. Kendi sarhoşluğunu bilen, başkasının sendelemesine gülmez. Kendi perdesinin inceliğini bilen, başkasının perdesine dokunmaz.
Rabbulalemin perdemizi yırtmasın ve bizleri de başkalarının perdesini yırtanlardan eylemesin. Kendi ayıbımızla meşgul olup başkasının ayıbına bakmaya vakit bulamayanlardan kılsın. Ve gerçek ayıklığı, yani kendi hakikatimize uyanmayı nasip etsin.