İnsan, dünyaya gözlerini açtığı ilk andan itibaren bir çift gözün, dünyalara bedel bir bakışın içine doğar. İlk olarak annesinin yüzüne bakan bebek, aslında o yüzde kendisine odaklanan o tatlı bakışı arar. Yaratan böyle yaratmış. Doğduktan sonra kendi başına yaşayamayan, tek olmasa bile ender memelidir insan. Mutlaka başkalarının kendisiyle ilgilenmesi, onu yedirip, içirmesi lazım ki hayatta kalabilsin.

Bir de sevgiye, şefkate ihtiyacı vardır insanın. Hem de içten seveni olmalı. Yeni doğan bebek insan kendisini gülümsetmek için kılıktan kılığa giren, gülümsediğinde en sıcağından karşılık gören, ağladığında ise hemen yumuşacık kucağa alınan çocuk var olduğunu ilk kez başkasının gözlerinde ve gözlerinden öğrenir. Bu yüzden görülmek, insan için bir süs ya da lüks değildir. Hayatın ilk tanığı olan bu bakış, zamanla insanın tek ölçüsü haline gelebiliyor.

Olsun, ölçülü olsun, taşmasın da varsın olsun, lakin ölçü kaçınca her taşma olayında olduğu gibi hatta daha durumu, gidişatı beter bir hal alır.

Su, bildiğiniz gibi hayattır hem de bütün canlılara ve dahi cemadata da ama taşkın olduğunda bağı, bahçeyi, evleri yıkar geçer. Görülme ihtiyacı da ölçüsünü aştığında taşar ve insan kendi hayatının belirleyeni olmayı kaybeder ve başkalarının bakışlarına bağımlı seyirlik meta haline gelir. XXI. yüzyıl, bu taşkının belki de (yok, belki fazla oldu) en debdebeli, en çok gürültü çıkaran dönemidir. Bu, kişiyi öyle doyumsuz biri kılar ki artık kendisini ekranlar, takipçi sayılarının çokluğu, takdir ve beğeni rakamlarının artışı da doyurmuyor. O bundan böyle sadece görünmek istemiyor; sürekli görünmenin, sergilenmenin, arz edilmenin peşindedir perdeleri yırtarak!

İşte bizim derdimiz, yapmaya çalıştığımız görme, görülme ve görünme arasındaki o ince farkları (nüans) göstermektir, görmektir. Bu sanıldığı gibi kolay değil, merhaleleri olan bir yapıdan söz ediyoruz. Önce insanın iç dünyasına inip görülme ihtiyacının nasıl bir yaraya dönüştüğünü anlamaya çalışmamız lazım ki ardından bu yaranın çağımızın ekranlarında nasıl bir pazara, oradan da nasıl bir yönetme biçimine dönüştüğünü konuşabilelim. Akabinde kadim olduğu gibi değerli olan geleneğimizin bu bozulmaya verdiği adlara, buna getirdiği tanımlara, nefsin ince oyunlarına ve nimet karşısındaki doğru duruşa geçebilelim. Öyle ki en sonunda da bütün bu yolun bizi götürdüğü yere, haya ahlakına ulaşalım.

Haddizatında görülme arzusu bir kusur sayılmamalıdır, değildir de. Bu arzu insanî bir ihtiyaçtır. Bu yüzden konuya başlarken önce bir haksızlıktan kaçınmamız gerekiyor. Görülme isteği, kendi başına bir kusur değildir, çünkü sevilmek, anlaşılmak, emeğinin fark edilmesini istemek, bir topluluğa ait olduğunu hissetmek insanın yaratılışında vardır. İnsan, yakınlarının sevgisinde, dostlarının ilgisinde ve toplumun gösterdiği saygıda varlığının karşılığını bulur. Bir öğretmenin öğrencisine "bunu çok güzel yapmışsın" demesi, bir ustanın çırağının omzuna dokunması, bir annenin yorgun evladına "anlıyorum" diyen bakışı, insanı ayakta tutan şeylerdendir. Bu esirgemeyelim hatta bu güzelliklerin yayılmasına vesile olalım. İnsanın yalnızca var olmakla yetinmemesi olumludur, varlığa hamd ve şükredelim lakin yetinmemeliyiz bununla. O varlığının başkası tarafından da kabul edilmesini ister ki bu istek, bizi birbirimize bağlayan görünmez ama sağlam iplerden biridir. Hiç kimse kimseyi görmeseydi, toplum dediğimiz şey yan yana duran yalnızlıkların kalabalığından ibaret kalırdı. Böyle bir hayat çekilir miydi?

Öyleyse mesele görülmeyi istemekte değil, bu isteğin neden(ler)i, arka planı ve aldığı biçimdedir. Görülmek bir sevinç doğurur, ama sevinç olmaktan çıkıp bir şart haline geldiğinde her şey değişir. Takdir edildiğinde mutlu olmak başka, takdir edilmediğinde kendini yok hissetmek başkadır. Birincisi sağlıklı bir ruhun doğal hali iken ikincisi ise içeride bir yaranın, bir boşluğun, bir eksikliğin dışarıya vuran çığlığıdır.

O çığlığı hepimiz duymuşuzdur, çünkü çevremizde, medyanın değişik platformlarında onu taşıyan insanları tanırız. Aile toplantılarında, iş yerinde, arkadaş sofralarında sesleri hep biraz yüksektir. Konu ne olursa olsun bir şekilde kendilerine döndürmeye çalışırlar. Yeni aldıkları arabadan, gittikleri tatilden, tanıdıkları önemli kişilerden söz ederken hep bunu arzularlar. Az da olsa ilgi başka bir yere kayınca huysuzlaşırlar; o ilgiyi geri kazanmak için bazen tuhaf bir şaka yapar, bazen abartılı bir iddiada bulunur, bazen de sohbeti bir anda kendi derdine bağlarlar.

Bu davranışların altında kulağa gelmeyen bir çığlık vardır ve o çığlık, "Beni görün, övün, takdir edin ve sakın ola hatalarımın olduğunu söylemeyin, eksik olmadığımı hatta harika olduğumu söyleyin ve bana yeterli olduğumu hissettirin."

Dışarıdan bakıldığında bu çığlığın sahibinin üstünlük tasladığını düşünebilirsiniz, ama değil; çoğu zaman üstün görünme sandığınız çabanın ardında, kendisinin üstün olmadığına dair derin bir endişesi yatmaktadır.

Bunu şu şekilde de söyleyebiliriz:

İnsan bazen kendini büyük göstermek istediği için değil, küçük hissetmeye dayanamadığı için büyüklük gösterisine girişir. Çünkü o kendisini bilir, kalibresinin farkındadır, hacmini, kapasitesini, potansiyellerini bilir ve endişesi bu bilgisinden kaynaklanıyor.

Elbette her dikkat çeken insanı bu kalıba sokmak hatadır. Kimi insanın mizacı dışa dönüktür, kimisi sohbeti canlı tutmayı sever, kimisi de bulunduğu çevrenin alışkanlıklarıyla öne çıkar. İnsan davranışı tek bir sebeple açıklanamaz. Bu yüzden asıl bakılması gereken yer gürültünün kendisi değil, o gürültünün hangi (iç) ihtiyaca cevap verdiğidir.

Bu ihtiyacın izini sürdüğümüzde çoğu zaman geçmişe varırız. Çocukluğunda yeterince dinlenmemiş, duyguları önemsenmemiş, sevgiyi ancak başarıyla kazanabileceğini öğrenmiş ya da sürekli bir kardeşle, bir komşu çocuğuyla kıyaslanmış insan, içinde sessiz cümleler taşır: "Başarılı değilsem değerli değilim. Herkes beni beğenmiyorsa sevilmeye layık değilim. Başkalarından iyi değilsem önemsizim."

İnsanın çocuklukta fısıldadığı bu cümleler, büyüyünce, yetişkin olunca yüksek sesle konuşmaya dönüşür. Çocukken duyulmayan, sesine kulak verilmeyen çocuk büyüyünce çok konuşur, yüksek sesle konuşur. Küçük yaşlardaki başarıları görülmeyen, takdir edilmeyen, dahası başkalarının başarıları evlerinde konuşulurken kendi başarılarına iltifat edilmeyen çocuk yetişkinlikte başarılarını anlatmadan duramaz ve durdurmayın. Bir zamanlar önemsiz hissettirilen kişi, girdiği her ortamda önemli olduğunu kanıtlamak için çalışır. İnsan, bir zamanlar kendisine verilmeyen değeri bugün başkalarının bakışlarından toplamaya uğraşır.

Ve tam burada trajik bir döngü kurulur. Eksikliği telafi etmek için başvurulan yol, eksikliğin devam etmesine sebep olur. Çünkü kişi, değerini başkalarının ilgisiyle doldurmaya çalıştıkça kendi içinden bir değer duygusu filizlendirme imkânını kaybeder. Her yeni övgü bir süreliğine rahatlatır, ama rahatlık kalıcı olmaz. Bir sonraki sofrada, bir sonraki toplantıda, bir sonraki paylaşımda aynı açlık yeniden kapıyı çalar. İçerideki değersizlik duygusu dışarıdan gelen övgülerle bir süre susturulabilir; fakat her susturma iyileşme değildir.

Devam edeceğiz inşaallah.