Geçen hafta açtığımız not defterindeki ikinci anekdot bir imgedir: “İçki içen birini ağzının kokmasından biliriz. De, ya insanın her işlediği günahın kokusu çıksa..?” Cümleyi yarım bırakmışız, üç noktayla... Belki de bilerek böyle bırakmışız çünkü devamını getirmek, herkesin “kendi burnuna” duyduğu güvenle alakalı bir iştir.
Bildiğiniz gibi koku, insanın 5 duyusu arasında en eski ve en ilkel ama en gerçekçi duyusudur. Göz aldatılabilir, gördüğünde yanılabilir. Mesela çocuğun başını okşayan birisinin aslında çocuğun başına elini sürerek elindeki tozu bu şekilde silmesi söz konusu olabilir. Kulak da öyle; kulak yanıltılabilir. Duyduğu zikir sesinin aslında riya amaçlı kandırmaca, düzmece olması mümkündür.
Koku öyle mi? Koku, bir yerden sızar, perdeyi aşar, kapının altından içeri girer ve adeta filtrelenerek gelir. Bu yüzden edebiyatta ve tasavvufta koku, çoğu zaman saklanamayanın, örtülemeyenin sembolüdür. Görülebilecek nesneyi saklayabilirsiniz, sesi kısabilirsiniz lakin kokunun yayılmasını engelleyemezsiniz. Gülün kokusu gülü ele verir; bozulmuş etin kokusu da bozuk eti. Ya çirkinliklerin kokusu? Maazallah!
Okumuşunuzdur, Kur’an-ı Mubin (Hucurat 12), gıybeti anlatırken çarpıcı bir benzetme kullanır: Gıybet eden, ölmüş kardeşinin etini yemiş gibidir. Ölü eti imgesi, kendiliğinden bir koku imgesidir. Kur’an burada gıybetin görünmeyen çirkinliğini duyulara çevirir; kulağın kolayca taşıdığı bir sözü, midenin kaldıramayacağı bir sahneye dönüştürür. Sanki şöyle der: “Bu söz size hafif geliyor, çünkü kokusunu almıyorsunuz. Eğer alsaydınız…”
Hadis kaynaklarında da bu imgeye yakın bir rivayet nakledilir. Cabir b. Abdullah’tan aktarıldığına göre, Resulullah’ın yanında iken kötü bir koku yayılır ve o, bunun müminleri gıybet edenlerin kokusu olduğunu söyler. Rivayetin mesajı açıktır: Gıybetin bir kokusu vardır; sadece biz onu almaya alışkın değiliz, ya da o kokuyu ala ala ona alıştığımız için artık o kokuyu almıyoruz. Tıpkı kötü kokulu bir odada uzun süre oturan kişinin, bir süre sonra o kokuyu fark etmemesi gibi. Günaha alışmak da, günahın kokusuna alışmaktır.
Tabiun neslinin zahidlerinden Muhammed b. Vasi’e nispet edilen bir söz de bu imgeyi tamamlar: “Eğer günahların bir kokusu olsaydı, hiçbiriniz benim yanıma yaklaşamazdınız.” Bu sözün güzelliği, onu söyleyenin kendini dışarıda tutmamasındadır. “Benim yanıma yaklaşamazdınız” derken, kendi kokusundan başkalarının kaçacağını söylüyor; yani kendini kokunun kaynağı olarak görüyor. Bu, seçici günahkarlığın tam tersidir. Burada zahid, parmağını başkasına değil kendisine, kendi göğsüne, kalbine doğrultuyor.
Allah’ın bir rahmeti de günahlarımızı kokusuz kılmasıdır. Düşünebiliyor musunuz? Her yalanın, her hasedin, her kibirli bakışın, her içten içe beslenen kinin bir kokusu olsaydı… Toplantı salonları, camiler, sofralar, düğünler, çarşılar hatta bütünüyle dünya nasıl olurdu? Kim kimin yanına oturabilirdi? Belki de en çok “temiz” görünenlerin etrafı boşalırdı. Belki en çok yargılananların yanında, kendi kokusundan utanmış mahcup insanlar toplanırdı.
Notun üçüncü durağı, Erzurumlu Vehbi Efendi’ye nispet edilen o yalın ve sarsıcı sorudur:
“Her günah içki gibi sarhoş etseydi, memlekette kaç kişi ayık kalabilirdi?”
Bu soru, koku imgesinin bir adım ötesine geçiyor. Koku, günahın dışarıya yansımasıdır; sarhoşluk ise içeride olup bitenin dışarıya taşmasıdır. Sarhoş, kendini idare edemez; sözünü tartamaz, adımını ölçemez, sırrını saklayamaz. Sarhoşluk, insanın maskesini düşürür. Ve asıl sorulan şudur: Eğer her günah, içki gibi insanın maskesini düşürseydi, sokaklarda kaç kişi başı dik, alnı açık, yüzü pak yürüyebilirdi?
Aslında belki de her günah farklı bir sarhoşluktur; sadece bazılarının sarhoşluğu dışarıdan görünmez, o kadar. Kur’an (Nisa 43), sarhoşken namaza yaklaşılmamasını ve “ne dediğinizi bilinceye kadar” beklenmesini emreder. Buradaki ölçü dikkat çekicidir. Sarhoşluğun alameti, insanın ne dediğini bilmemesidir. O halde, öfkeyle konuşan, ne dediğini biliyor mu? Hasetle bakan, ne gördüğünü biliyor mu? Kibirle yürüyen, nereye bastığını biliyor mu? gibi sorular cevap bekliyor. Gaflet için, şarapsız bir sarhoşluktur diyebiliriz. İhtirasa, kadehsiz bir sarhoşluk, şöhret sevgisi için, meyhanesiz bir sarhoşluk demekte ne sakınca vardır?
Kur’an’ın kıyamet sahnesini anlatan bir ayetinde (Hac 2) ise şu ifade yer alır: “İnsanları sarhoş görürsün, oysa onlar sarhoş değillerdir; fakat Allah’ın azabı çok şiddetlidir.” O gün herkes, içki içmeden sarhoş gibi görünecektir. Belki de dünyada görünmeyen sarhoşluklar, o gün görünür hale gelecektir. Dünyada ayık sandığımız nice yürüyüş, o gün sendeleyen bir yürüyüş olarak ortaya çıkacaktır.
Tasavvuf literatürü, sarhoşluğa iki farklı anlamda bakar. Birincisi, gafletin sarhoşluğudur yani nefsin, dünyanın, arzunun insanı sersemletmesi hali. İkincisi ise “sekr” denilen, İlahî muhabbetin ve cezbenin insanı kendinden geçirmesi halidir. Mutasavvıflar bu ikinci sarhoşluğu anlatmak için şarap, kadeh, meyhane, saki gibi imgeleri ödünç almış; divan şiiri de bu dili asırlarca işlemiştir. Ama bu ödünç alışın içinde ince bir hikmet vardır. O da bir sarhoşluktan kurtulmanın yolu, başka bir sarhoşluktan geçme gerçeğidir. Dünyanın sarhoşluğundan ancak Hakk’ın muhabbetiyle ayılabiliriz. Ve bu ikinci sarhoşluk, paradoks biçiminde, gerçek ayıklığın ta kendisidir.
O halde gelin Vehbi Efendi’nin sorusunu sadeleştirerek, kendimize çevirerek tersinden soralım ve diyelim ki;
Bizim evde gerçekten ayık olan kaç kişi var? Yani evimizde nefsinin şarabından ayılmış, kendi günahının kokusunu alabilecek kadar burnu açılmış, başkasını yargılamadan önce kendi adımına bakabilecek kadar kendine gelmiş kaç kişi yaşıyoruz?
Ya da soruyu daha spesifik hale getirelim?
Ben ayık mıyım? Kendi günah(lar)ımın kokusunu alabiliyor muyum?
Herkesten önce kendimi yargılayabilecek yürek taşıyor muyum?
Benden cevap istiyorsanız siz görmeseniz de başımı iki yana sallıyorum.
Devam edeceğiz inşaallah.