Geçen yazımızda, küçüklükten itibaren süregelen ve artık bir hastalık haline gelen görülme, gösterme ve görünme konusuna başlamıştık. Bu yazımızda kaldığımız yerden devam ediyoruz.

…

Görülme, gösterme ve görünme bağımlısı, yaşadığı çarpık ve hastalıklı döngünün içinde farkında olmadan başkalarının gözlerini adeta bir karar mekanizmasına çeviriyor. Söylediği her sözünden, her davranışından sonra bir hüküm bekler:

Beğenildim mi acaba? Yeterince dikkat çektim mi? Bu ortamda benden daha çok konuşulan, övülen biri var mı? Daha mı çok dikkat çekseydim?

Ancak, bağımlılık her zaman açık bir övgü talebi şeklinde görünmez. Kimisi sürekli fedakârlık yaparak, kimisi bilgisini ortaya dökerek, kimisi servetini, kimisi ahlakî üstünlüğünü, kimisi de herkesin derdine koşan vazgeçilmez yardımsever insan rolünü üstlenerek görünür olmaya çalışır. Biçimler değişir, ama aklında ve kalbinde yatan duygu çoğu zaman aynıdır: "Ne kadar değerli olduğumu görün artık."

Bu noktada iki insanı yan yana değerlendirmek aydınlatıcı olur sanırım. Kendi değerini tanıyan insan da takdir edilmek ister; fakat takdir görmediğinde dağılmaz. Başkasının öne çıkmasına izin verebilir, çünkü bir başkasının parlamasının kendi ışığını söndürmediğini bilir. Kendisiyle barışık olmayan insan ise hayatı bitmeyen bir yarış alanı gibi yaşar. Her ortamda kimin daha bilgili, daha zengin, daha güzel, daha çok sevilen olduğunu hesaplar. Başkasının görünürlüğünü kendi görünmezliği gibi okur. Kıskançlık da çoğu zaman bu hesabın kaçınılmaz meyvesidir.

Buraya kadar anlattıklarımız yeni bir hastalık türü değil, insanlık tarihi kadar eski bir yaranın hikâyesidir. O sofralar, o toplantılar, o yüksek sesler her çağda vardı. Ama bir zamanlar birkaç kişilik bir sofrada yankılanan bu çığlık, bugün milyonlarca kişilik bir sahne buldu. Ancak teknolojik devrim(ler), iletişimin globalleşmesi ve bir de bunların üstüne binen sosyal medya, görünme arzusuna yalnızca bir ayna olmadı, aynı zamanda bir pazar oldu. Ve bu pazar, yaranın kendisini bir sermayeye çevirdi, hem de çok kirli bir sermayeye.

Bir dönem paylaşımların karşılığı "beğeni"ydi. Paylaşımcı, “acaba beğildi(m) mi?” merakındaydı. Ama bugün beğeninin karşılık doğrudan paradır. Bu dönüşüm, insanın en korunaklı alanı olan mahremi de bu pazara açtı. İnsanlara ne kadar çok gösterirsen o kadar çok izlenir, ne kadar çok izlenirsen o kadar çok kazanırsın denildi. Bu denklemin içinde eşiyle yaptığı sohbeti, ailece kıldıkları namazı, yatak odasının köşesini, çocuğunun en özel anlarını "içerik" adı altında günün her saatinde servis eden milyonlarca insan var. Bunun için yani kazancı için hiç olmadığı, olmak istemediği bir kişilikle paylaşımlar yapar. Mesela ömründe bir kez bile başörtüsü takmayan bir bayan başörtüsü takarak şampanya patlatır, başı kapalı bayan başını açıp Mushafı görüntüsüne alet eder… Bunların tümü dikkat çekmek, beğeni toplamak, daha çok izleyici kazanmak ve dolayısıyla daha çok para kazanmak içindir.

Bu sergilemenin nereye vardığını başka örneklerde, gündelik salt ticari örneklerde görmek mümkün. Çocuğunun ilk adımlarını paylaşan bir annenin bir sonraki gönderisi, o minik ayaklardaki patiklerin satış bağlantısı olabiliyor. Eşiyle yorgan altında film izlerken çekilmiş sıcak bir aile fotoğrafının ardından, o yorganın indirim kodu geliyor. İlk bakışta masum görünen bu sahneler, aslında derin bir şeyin habercisi. Bu, son derece vahim sonuçlara yol açacak bir şeydir.

Ne gibi mi?

Artık sevgi, aile, anne olmak, bir arada olmak gibi değerler, bir satış stratejisinin dekoruna dönüşüyor. Yeryüzünün en mahrem mekânı ve kurumu olan aile bu ticari stratejinin bir satış reyonuna dönüştü. Ve ne yazık ki değerlerin ticaret aracına dönüştüğü yerde toplumun sessiz bir yıkımı başlar. Olayın asıl vahameti, bu sessiz yıkım en gelişmiş ülkeden en yoksul, geri kalmış ülkesinde de meydana gelmektedir zira imkânsızlıklardan dolayı 21. yüzyılda temiz su içemeyen milletlerde de bu hadiseler yaşanmaktadır.

Bu yıkımın daha karanlık bir durağı da var ve artık uzak ülkelerin haberi değil. Kişilerin kendi özel fotoğraflarını ücret karşılığında takipçilerine sattığı platformlar son yıllarda ülkemizde de yaygınlaştı. Bu platformların reklamları, özellikle gençleri "kolay para" vaadiyle bu kirli çukura çağırıyor. Yıllardır yakındığımız teşhir kültürü, böylece çok daha kaygı verici bir noktaya taşındı.

Peki insan neden bu kadar göstermek ister? Bu sorunun cevabı bizi yine başladığımız yere, içerideki boşluğa götürüyor. Kalbinde, zihninde takdir göreceğine inandığı bir şey bulamayan insan, yüzünü, bedenini, eşyalarını öne sürer. Anlamdan ve fikirden yoksun ne varsa onu sergiler. İşin acı tarafı, sergilenen şeyin karşılık bulmasıdır. Kalabalık alkışlar, rakamlar artar, cüzdan dolar; ama içerideki boşluk yerinde durur.

Dahası,

Bu kuşak yani milenyumun ilk yıllarında dünyaya gelen gençlerin düçar oldukları durumdur.

Mahremin vitrine çıkışı bu hikâyenin en uç noktasıdır, fakat aynı sel, hiçbir şeyi satmayan sıradan insanların hayatına da vuruyor. Zaten günümüz insanının dertlerinden biri, nasıl göründüğüdür. Ancak artık pek çok insanın asıl gündemi, görüntüsü ve o görüntüye gelen yorumlardır. İki üç kuşak öncesine baktığımızda hastalık boyutuna varan bu kadar takıntılı bir ilgi göremeyiz. Temiz ve güzel giyinmek, kendine bakmak her dönemde değer görmüştür; ama insanların bu uğurda servet harcadığı, hayatını bu eksen etrafında kurduğu bir dönem olmamıştı.

Bunun adı teslimiyettir ve bu teslimiyetin bir fiyatı vardır ki o fiyatı paramızdan önce dikkatimizle öderiz. Bugün dünyanın en değerli “malı” dikkatimizdir. Şirketler, markalar, hatta siyasi yapılar onu satın almak için yarışıyor. Ücretsiz kullandığımızı sandığımız uygulamalara aslında dikkatimizle ödeme yapıyoruz. Komik videoların arasına sıkıştırılmış bir ayakkabı reklamı, bu gösteriye katılmanın bedelidir. Bu bedel, ihtiyaç duymadığımız bir ayakkabıyı aldırabilir, üstelik biz hiç fark etmeden.