Ortadoğu'da bazen en tehlikeli an, silahların sustuğu andır.
Çünkü savaşın gürültüsü sona erdiğinde her şeyin normale döndüğünü düşünmek kolaydır. Oysa taraflar aynı anda masada ve sahada yeni hesaplar yapıyor olabilir. İran ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki mevcut tablo da tam olarak böyle bir bekleyiş görüntüsü veriyor.
Bir tarafta Washington'ın askeri gücünü bölgeye takviye ettiği yönündeki haberler, diğer tarafta Tahran'ın kendi savunma kapasitesini artırmaya çalışması. Diplomasi ise neredeyse yok gibi.
Hürmüz Boğazı çevresindeki tansiyon nispeten düşmüş gibi görünse de tarafların birbirlerine olan güvensizliği ortadan kalkmış değil.
İşte asıl mesele de burada başlıyor.
Zira Hürmüz Boğazı sıradan bir deniz geçiş noktası değil. Dünyanın enerji ticareti açısından kritik güzergâhlardan biri. Burada yaşanabilecek ciddi bir kriz, yalnızca İran ve ABD'yi ilgilendiren bölgesel bir çatışma olarak kalmayacaktır. Petrol fiyatları, doğal gaz piyasaları, deniz taşımacılığı, sigorta maliyetleri ve nihayetinde tüketicinin cebine kadar uzanan geniş bir zincir ortaya çıkabilir.
ABD'nin San Diego'daki ana limanında bulunan USS Theodore Roosevelt uçak gemisini taarruz grubu ile deniz piyadelerini taşıyan USS Makin Island amfibi grubunu bölgeye göndermesi, ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Washington gerçekten yeni bir saldırıya mı hazırlanıyor, yoksa mevcut caydırıcılığını güçlendirmek için mi askeri kapasitesini artırıyor?
Bu sorunun bugün kesin bir cevabı yok.
Fakat askeri yığınakların niteliği, zamanlaması ve büyüklüğü, bölgedeki gelişmeler açısından dikkatle izlenmesi gereken unsurlar. Zira Kasım ayı sonunda gönderilen bu güçlerin bölgeye varması bekleniyor.
Özellikle Washington’un seçim takvimi burada ayrı bir önem taşıyor. Çünkü petrol fiyatlarının yükselmesi, enerji maliyetlerinin artması ve bunun enflasyona yansıması Amerikan yönetimi açısından ciddi bir ekonomik sorun yaratıyor. Dolayısıyla ABD seçim döneminde büyük bir askeri operasyon başlatmak konusunda temkinli davranacaktır.
Fakat seçim takvimi geride kaldığında muhtemelen hesaplar değişecek.
İşte bu nedenle bugünkü sessizliğe bakıp “kriz sona mı erdi?” demek için henüz erken.
Aslında iki tarafın da önemli bir açmazı bulunuyor.
Evet; İran, ABD'nin askeri kapasitesiyle doğrudan boy ölçüşebilecek durumda değil. Washington'ın hava gücü, deniz gücü, lojistik kapasitesi ve küresel askeri altyapısı Tahran'ın imkanlarının çok üzerinde. Bu gerçek, İran'ın stratejisini doğrudan bir savaş meydanında ABD ile karşılaşmak yerine farklı alanlarda maliyet yaratmaya yöneltebilir.
ABD açısından ise İran'a yönelik büyük bir saldırının maliyeti oldukça yüksek.
Çünkü İran'a saldırmak başka, savaşın sonuçlarını kontrol altında tutmak başka bir meseledir.
Bir füzenin hedefe ulaşması birkaç saniye sürebilir. Fakat o füzenin ardından başlayacak bölgesel gelişmeler yıllarca devam edebilir.
İran'ın bölgedeki bağlantıları, enerji altyapısının kırılganlığı ve Körfez ülkelerinin coğrafi konumu düşünüldüğünde, büyük bir çatışmanın kontrol edilemez biçimde genişleme ihtimali çok yüksek.
Hürmüz Boğazı da tam bu nedenle stratejik bir satranç tahtasına dönüşüyor.
İran'ın bu bölgedeki siyasi ve coğrafi konumu ona önemli avantajlar sağlasa da boğazı tamamen kapatmak Tahran açısından ağır sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle daha düşük yoğunluklu saldırılar, tehditler, tacizler veya gemi trafiği üzerinde baskı oluşturulması gibi yöntemler teorik olarak daha sınırlı ancak ekonomik açıdan etkili araçlar haline gelebilir.
Burada bir ayrıntıyı gözden kaçırmamak gerekiyor.
Savaşın ekonomik etkisi, doğrudan bombalanan hedeflerin sayısından çok daha geniş.
Bir ticari geminin güvenli şekilde seyretmesini sağlamak için savaş gemileri, savaş uçakları ve helikopterler kullanılıyorsa, ticari taşımacılığın arkasında giderek büyüyen bir askeri maliyet oluşur.
Üstelik tankerleri koruyan askeri unsurların kendileri de hedef olabiliyorken.
Yani Washington açısından denklem son derece karmaşık.
Bir tarafta petrol akışının devamını sağlamak gerekiyor.
Diğer tarafta bunu sağlamak için kullanılan askeri gücün saldırıya uğrama riski bulunuyor.
İran açısından da benzer bir paradoks var.
Tahran Hürmüz'ü baskı aracı olarak kullanıyor. Fakat boğazda büyük çaplı bir krizin ekonomik bedeli İran'a da dönebilir.
İşte bu nedenle tarafların birbirlerine karşı sert açıklamalar yapmasına rağmen kontrollü davranmaya çalışması bu yüzden.
Peki diplomasi?
İşte en zayıf halka belki de burası.
İran'ın ekonomik yaptırımların kaldırılması, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve deniz ablukasına ilişkin kısıtlamaların sona erdirilmesi gibi talepler. Buna karşılık Hürmüz Boğazı'nın geçişlere açılması gibi seçeneklerin masaya getirilmesi.
Kâğıt üzerinde bunlar müzakere edilebilir başlıklar gibi görünebilir.
Fakat diplomasi yalnızca taleplerden ibaret değildir.
Aynı zamanda Güven gerekiyor.
Dolayısıyla taraflardan birinin “Boğazı açarım” demesi diğerinin bunu hemen kabul edeceği anlamına gelmiyor.
Çünkü asıl soru “Açacak mısın?” değil.
Asıl soru “Ne kadar süre açık tutacaksın ve karşılığında ne isteyeceksin?” sorusudur.
Bu güven problemi çözülmedikçe diplomatik anlaşmanın kalıcı olması da zorlaşıyor.
Öte yandan İran'ın Rusya ve Çin başta olmak üzere farklı kaynaklardan silah ve mühimmat tedarik etmeye çalıştığı gerçeği, Tahran'ın olası bir çatışmaya hazırlıksız yakalanmak istemediğini gösteriyor.
Bu nedenle olası bir savaşta Tahran'ın avantaj arayacağı alanlar farklı olacaktır.
Körfez ülkeleri, enerji tesisleri, petrol boru hatları, deniz taşımacılığı ve bölgedeki farklı silahlı gruplar üzerinden kurulabilecek baskı mekanizmaları bu stratejinin farklı parçalarıdır.
Böyle bir senaryo gerçekleşirse ABD'nin karşısındaki mesele yalnızca İran ordusu olmaz.
Çatışma kısa sürede bölgesel bir güvenlik krizine dönüşecektir.
İran'a yönelik bir saldırının başlangıcını kontrol etmek mümkündür; fakat savaşın nereye kadar genişleyeceğini kontrol etmek çok daha zordur.
Dünyanın geri kalanı ise bu gelişmeleri enerji fiyatları üzerinden takip ediyor.
Rusya-Ukrayna savaşı devam ederken enerji piyasaları zaten kırılgan. Ortadoğu'da yeni bir enerji krizinin ortaya çıkması, küresel ekonominin üzerindeki baskıyı dahada artıracaktır.
Bu nedenle Çin gibi büyük enerji tüketicileri alternatif kaynaklara yatırım yapıyor. Yenilenebilir enerji, elektrikli araçlar ve enerji verimliliği artık yalnızca çevre politikalarının konusu değil; aynı zamanda ulusal güvenlik ve ekonomik bağımsızlık politikalarının da bir parçası.
Çünkü petrol ve doğal gaza aşırı bağımlı bir ekonomi, artık dünyanın herhangi bir noktasındaki çatışmadan çok daha fazla etkilenmektedir.
Belki de Ortadoğu'nun bugünkü sessizliği tam olarak bu yüzden önemli.
Çünkü sessizlik her zaman barış anlamına gelmez.
Bölgedeki gelişmelerin hangi yöne evrileceğini önümüzdeki dönemde atılacak adımlar belirleyecek.
Ancak bir gerçek değişmiyor:
Hürmüz Boğazı'nda yaşanacak ciddi bir kriz, İran ile ABD arasındaki hesaplaşmanın sınırlarını aşacaktır.
Ve bütün bunların sonunda savaşın gerçek bedelini yalnızca cephedeki askerler değil, dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca insan ödeyebilir.
Evet; Ortadoğu'daki sessizliğin ardında çok sayıda hesabın yapıldığı açık.
Ve bazen tarihin en önemli dönemeçleri, savaş uçaklarının havalandığı günlerde değil, herkesin bir sonraki hamleyi sessizce beklediği günlerde şekillenir.
Hürmüz'de de şu anda yaşanan şey belki tam olarak budur:
Bir bekleyiş.
Ve dünyanın geri kalanı, yaşanan onca insani ve tarihi trajedi arasında bu bekleyişin nasıl sonuçlanacağını izliyor.