Gözlerimizin önünde sahnelenen ama perdesi bir türlü kapanmayan trajik ve iğrenç bir tiyatroyu izliyoruz.

Sahne Paris;

dekor yakılan otomobiller, barikatlar ve suç çeteleri tarafından talan edilen dükkan vitrinleri.

Aktörler ise geleceğini sokak anarşisinde arayan öfkeli, gettolara sıkışmış, lise çağındaki kitleler.

Ancak bu manzara ne romantik bir Fransız Devrimi nostaljisidir ne de geçici bir gençlik öfkesi.

Karşımızda duran tablo; özelde Fransa’nın, genelde ise tüm Avrupa kıtasının on yıllardır halı altına süpürdüğü yapısal çürümenin, ahlaki ve ekonomik iflasın meydanlara taşan net bir kusmuğudur.

Sokaklar haftalardır alev alev yanarken, aslında sadece çöpler değil, Batı illüzyonunun kendisi lağım kokularıyla birlikte küle dönüyor. Batı demokrasileri, bizzat kendi elleriyle besledikleri korkaklıkların, ikiyüzlülüklerin ve krizlerin gölgesinde, aşırı sağın totaliter kollarına doğru vahşi bir intihara koşuyor.

Tarihin geçmişinde 19. yüzyılın ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nu aşağılamak için kullanılan "Avrupa’nın Hasta Adamı" tabiri, bugün bizzat o kıtanın merkezindeki kibir kulelerinde yankılanıyor. Dün Roma bu aciz unvanı taşırken, bugün bayrağı Emmanuel Macron’un Fransa’sı devraldı. Ancak asıl can sıkıcı gerçek şu: Can çekişen yalnızca Paris veya Roma değil; yaşlı, bencil ve vizyonsuz kıtanın ta kendisidir.

Avrupa’da siyaset kurumu dağ gibi büyüyen ekonomik ve toplumsal enkazın altında kalmıştır. Çözüm üretmekten aciz iktidarlar, halkın gözünde hiç olmadığı kadar cüceleşmiş ve zavallılaşmıştır.

İki dönemdir koltukta oturan ve dünya liderliği pozları kesen Macron, reform yapıyormuş gibi görünerek Fransız halkını sinsice oyalamış, borçları borçla kapatarak devasa bir iflas dalgasını sadece ertelemeye çalışmıştır.

Sonuç; felç olmuş bir devlet mekanizması ve kendi polisinin bile arkasından çekildiği bir Paris hükümetidir. Batı’da kuklaya dönen liderlerin siyasi ağırlığı yok olurken, otorite boşluğu sokağın yıkıcı egemenliğiyle dolduruluyor. Bu etkisiz elemanlar halkın gözünde laçkalaştıkça, neo-faşist aktörlerin önü ardına kadar açılıyor.

Sokağın sesine kulak verdiğimizde, karşımıza tam bir toplumsal akıl tutulması çıkıyor. Göstericiler, kasası tam takır olan bir devletten daha fazla harcama, okullarına bol keseden yatırım ve daha erken emeklilik talep ediyor.

Sol sendikalar ve meydanlarda boy gösteren Jean-Luc Mélenchon gibi popülist figürler ise üretilmeyen, var olmayan bir zenginliğin nasıl paylaşılacağını anlatarak düpedüz halk dalkavukluğu yapıyor.

Fransa mali bir tsunami dalgasının önünde uçuruma doğru sürükleniyor aslında. Geleneksel merkez partiler ise kitleleri faturayı yabancılara kesme vaadinde bulunan ırkçı odakların kucağına fırlatıyor.

İşte tam bu noktada, sokağın coşkulu ama kontrolsüz anarşizmi, kendi elleriyle faşizm canavarını besliyor. Halk, hükümetin gösterdiği korkakça zafiyet karşısında, düzeni tesis edecek acımasız ve sert bir el aramaktadır.

Eğer Mayıs ayında faşist zihniyet iktidara gelirse, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez Avrupa’nın kalbine ırkçı ve dışlayıcı bir balta vurulmuş olacak.

Avrupa’da Aşırı sağın en iyi yaptığı iş, karmaşık ekonomik sorunlara haince ve son derece basit sahte çözümler üretmesidir. İflasın, borç batağının ve işsizliğin faturası doğrudan Müslümanlara ve Afrikalı göçmenlere kesilecektir.

1930’lu ve 40’lı yıllarda Nazilerin Yahudiler için kullandığı "uyum sağlayamıyorlar, bizden değiller, çifte kimlikliler" lağımı, bugün birebir göçmenler için kullanılıyor.

Kamusal alanda başörtüsünü tamamen yasaklamak, sosyal konut ve yardımlarda etnik ayrımcılık uygulamak, vatandaşlığa geçenleri vatandaşlıktan atmak gibi vaatler, barbarlaşan kitlelerde karşılık buluyor.

Avrupa bu bataklığa batarken, dışarıdan yangına üfleyen Rus istihbaratını (FSB) veya Avrupa’daki liberal sistemleri çökertip yerlerine faşist yönetimleri getirmek isteyen Trump çetesini (J.D. Vance, Marco Rubio ve Elon Musk) görmezden gelemeyiz.

Washington maddi ve manevi kanallarla, Moskova ise siber manipülasyonlarla bu yangına benzin döküyor. Trump, bu ırkçı partileri "gerçek vatanseverler" olarak nitelendirip açıkça iç işlerine müdahale ediyor.

Finlandiya Cumhurbaşkanı Alexander Stubb’ın da korkuyla belirttiği gibi; Avrupa kıtası, Amerika ile Çin arasında ezilen, kendi vizyonsuzluğu yüzünden "karanlık bir çağa" gömülen bir coğrafyadır.

Şimdi tüm gözler, sokağın ilan ettiği 5 Kasım genel grev tehdidine kilitlendi. O gün Fransa ya acı reçeteyi kabul edecek ya da tamamen çığrından çıkıp iç savaşa sürüklenecektir.

Ancak askerleri sokağa indirerek, sokağa çıkma yasaklarıyla ve polis copuyla bu yapısal çöküşü durduramazsınız.

Eğer Fransa bu bütçe ve güvenlik depremiyle yüzükoyun yere kapaklanırsa, yaratacağı finansal ve toplumsal tsunami dalgaları ilk etapta Ukrayna'yı satacak, ardından Brüksel’i ve Roma’yıda önüne katıp tarihin çöplüğüne fırlatacaktır.

İyimser olmak için hiçbir sebebin kalmadığı bu batış günlerinde, yaşlı kıta kendi elleriyle kazdığı çukura doğru son sürat yuvarlanıyor.