Tarih, hırsları akıllarının önüne geçen liderlerin, kendi halklarının kanı ve alın teriyle inşa ettiği imparatorlukları nasıl birer enkaza çevirdiğinin ibretlik vesikalarıyla doludur. Bugün Washington koridorlarında yankılanan savaş tamtamları ve Donald Trump’ın Beyaz Saray’dan dış dünyaya savurduğu tehditler, bize tarihin en hoyrat, en acımasız ve en körü körün giden figürlerinden birini hatırlatıyor: Rus Çarı I. Petro’yu, yani namıdiğer Deli Petro’yu.
Petro, Rusya’yı modernleştirmek, ona sıcak denizlere inen bir imparatorluk vizyonu kazandırmak bahanesiyle tebaasının canını çıkarmış, halkı bitmek bilmeyen savaşların, ağır vergilerin ve radikal toplumsal mühendislik projelerinin potasında eritmişti.
Bugün Trump da benzer bir tarihsel körlükle, "Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmak" slogansal illüzyonunun arkasına saklanarak, ülkesini Ortadoğu’nun kanlı girdabına, İsrail’in aşırı sağcı siyonist ajandasına rehin bırakıyor. Ancak bu tehlikeli kumar, Amerika’ya yeni bir ihtişam değil; toplumsal, ekonomik ve sistemsel bir çöküş vaat ediyor.
Washington’ın bugünkü dış politikası, rasyonel bir devlet aklıyla değil, Tel Aviv’in dayattığı dogmatik bir saldırganlıkla şekilleniyor.
Trump yönetimi, İsrail’in bölgedeki maksimalist ve yayılmacı hedeflerine kayıtsız şartsız lojistik, askeri ve diplomatik kalkan oluşturup İran ve müttefiklerine karşı açık bir savaş cephesi açarak Amerika’yı siyonist Israilin kuyruğuna takılmış bir süper güç konumuna indirgedi.
Deli Petro, İsveç’e karşı Baltık Denizi’nde hakimiyet kurmak için on binlerce Rus köylüsünü bataklıklarda ölüme terk ederken ne kadar acımasızsa, Trump da Amerikan askerlerinin hayatını ve bütçesini Ortadoğu’nun çöllerinde İsrail’in güvenliği için feda ederken o kadar fütursuzdur.
Bu işbirliğinin rasyonel hiçbir açıklaması yoktur. Amerika, kendi jeopolitik çıkarlarını korumak bir yana, tamamen İsrail’in bölgeyi istikrarsızlaştırma stratejisinin taşeronluğuna soyunmuştur.
İran’a yönelik asimetrik ve doğrudan saldırganlık, bölgeyi topyekûn bir bölgesel savaşa sürüklerken, bu kör dövüşünün faturası doğrudan Amerikan halkına kesilmektedir.
Vatanseverlik retorikleriyle gözü boyanmaya çalışılan Amerikan toplumu, aslında devasa bir ekonomik soygunun kurbanıdır. Rakamlar ve somut veriler, bu saldırgan militarizmin Amerika’yı nasıl bir mali uçuruma ittiğini açıkça ortaya koymaktadır:
Amerikanın savunma ve savaş bütçesi, Trump’ın militarist politikaları ve Ortadoğu’daki tırmanış nedeniyle yıllık 900 milyar dolar barajını aşarak trilyon dolara merdiven dayamıştır. Bu rakam, kendisinden sonra gelen en büyük 10 ülkenin toplam askeri harcamasından daha fazladır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin toplam ulusal borcu, önlenemez bir yükselişle 35 trilyon doların üzerine çıkmıştır. Sadece Ortadoğu ve çevresindeki askeri operasyonların, üslerin ve müttefiklere yapılan doğrudan silah yardımlarının Amerikan mükelleflerine maliyeti son yirmi yılda 8 trilyon doları bulmuşken, Trump yönetimi bu dipsiz kuyuya milyarlarca dolar daha dökmeye devam etmektedir.
Federal bütçenin aslan payı savunma sanayii baronlarına (Lockheed Martin, Raytheon, Boeing) akıtılırken; Amerika’nın iç altyapısı, köprüleri, yolları ve eğitim sistemi çürümektedir. Ülkede 40 milyona yakın insan yoksulluk sınırının altında yaşarken ve sağlık sistemi alarm verirken, milyarlarca doların Tel Aviv’in sömürgeci savaşlarını finanse etmek için harcanması tam bir akıl tutulmasıdır.
İran ile girilen her gerilim, küresel petrol piyasalarında dalgalanmaya yol açmakta ve Hürmüz Boğazı’ndaki riskler nedeniyle enerji fiyatlarını tetiklemektedir. Bu durum, doğrudan Amerikan tüketicisine yüksek enflasyon, pahalı benzin ve düşen alım gücü olarak geri dönmektedir.
Deli Petro’nun reformları Rusya’da köylüler ile elitler, dindarlar ile Batılılaşma yanlıları arasında yüzyıllar boyu kapanmayacak derin toplumsal yaralar ve kutuplaşmalar açmıştı. Trump’ın İsrail endeksli, İslamofobik ve şovenist dış politikası da Amerikan toplumunun fay hatlarını derinden sarsmaktadır.
Zira; Savaş çığırtkanlığı, ülke içinde yabancı düşmanlığını, ırkçılığı ve militarizmi beslemektedir.
Demokratik kurumlar, kongre denetimi ve uluslararası hukuk kuralları, Beyaz Saray’ın "ben yaptım oldu"cu otokratik refleksleri altında ezilmektedir. Amerikan sistemi, kendi anayasal denge-denetleme mekanizmalarını yitirmekte, karar alma süreçleri lobilerin ve silah lobisi sermayesinin tekeline girmektedir. Bir zamanlar dünyaya "demokrasi ve insan hakları" dersi vermeye yeltenen Washington, bugün uluslararası mahkemeleri tehdit eden, savaş suçlarına ortaklık eden kirli bir yapının hamisi konumuna düşmüştür.
Deli Petro, St. Petersburg’u kurup Rusya’yı haritaya büyük bir güç olarak kazıdığını sanmıştı; fakat geride bıraktığı devlet, halkı yoksullaşmış, baskı rejimiyle ayakta duran ve içten içe çürüyen bir devasa hapishaneydi. Trump da Amerika’yı askeri güç gösterileriyle, haksız ambargolarla ve Ortadoğu’da akıttığı kanla "büyük" yapabileceğini zannediyor.
Oysa gerçek büyüklük, kendi halkına refah sunabilmekten, adaletten ve küresel barışa katkı sunmaktan geçer.
İsrail’in savaş arabasına koşulmuş bir Amerika, kendi ekonomik temellerini dinamitlemekte, toplumsal barışını yok etmekte ve küresel meşruiyetini sıfırlamaktadır.
Eğer Amerikan toplumu ve sağduyulu elitleri bu "Deli Petro sendromuna", bu kontrolsüz neo-con ve siyonist kuşatmasına dur demezse; Roma’nın, çarlık Rusyası’nın ve diğer tüm kibirli imparatorlukların uğradığı kaçınılmaz akıbetle, yani içeriden çürüyerek çökmekle yüz yüze kalacaktır.
Tarihin hükmü nettir: Savaşla beslenenler, eninde sonunda o savaşın küllerinde boğulurlar.