Uluslararası siyasetin pusulası son dönemde yine okyanus ötesine, Washington’ın çalkantılı dehlizlerine çevrilmiş durumda.

Önümüzdeki günlerde yapılacak olan 3 Kasım Amerikan ara seçimleri, yalnızca ABD'nin iç dengelerini sarsmakla kalmayacak; küresel sistemin ta derinliklerine kadar uzanacak bir depremin fitilini ateşlemeye hazırlanıyor. Seçim atmosferi, her zamanki olağan siyasi rekabetin çok ötesinde, adeta rejimin kilit taşlarının yerinden oynayacağı bir kader anına dönüştü.

Kulislerde konuşulan senaryolar, sandıkların ve oylama makinelerinin ötesinde, Amerikan demokrasisinin mukavemet sınırlarını zorlayan tehlikeli bir eşikte olduğunu haykırıyor.

Anket bulguları ve sahadaki rüzgar, Donald Trump ve Cumhuriyetçi Parti cephesi için oldukça sert bir hezimete işaret ediyor. Temsilciler Meclisi'nde Demokratların çoğunluğu garantilemesi, hatta farkı açması beklenirken; bu durum Trump açısından bir siyasi kâbusun kapılarını aralıyor.

Başkanlık makamını ve siyasi hayatta kalma mücadelesini dogmatik bir varlık-yokluk meselesi haline getiren Trump, yaklaşan azil (impeachment) sürecinin getireceği baskıyla hareket ediyor.

Seçmenin hafızasında "beni kaybederseniz her şey berbat olur" korkusunu canlandırmaya çalışan Beyaz Saray yönetimi, olası bir mağlubiyeti kabullenmemek adına şimdiden hukuki ve kurumsal bir direniş hattı örüyor.

Demokratların iki kanatta da üstünlük sağlaması durumunda, Trump’ın son iki yılı "topal ördek" statüsünün de ötesine geçerek tamamen işlevsiz, pazarlıksız ve kitlenmiş bir yönetim krizine dönüşecektir.

Kongre’nin Ukrayna yardımlarından tutun da olası dış politika hamlelerine kadar her kalemde başkana fren koyacağı aşikâr. İşte bu sıkışmışlık hali, Trump’ı geleneksel siyasetin kurallarıyla oynamaktan vazgeçirip, sistemi zorlayacak sıra dışı ve radikal reflekslere itiyor.

Amerika’nın bugünkü tablosu, iki siyasi partinin rekabetinden ziyade, adeta hasım iki devletin kurumlarının birbirine karşı siper alması halini aldı. Seçim güvenliği kisvesi altında federal ajansların, savcılıkların ve kolluk kuvvetlerinin sahaya sürülmesi, eyaletler ile merkezi hükümet arasında benzeri görülmemiş bir yetki çatışmasını doğuruyor.

Utah’tan Wyoming’e kadar pek çok yerel yönetim, federal müdahalelere karşı hazırlık yaparken; olası bir arama emriyle oy merkezlerine dayanacak FBI ajanları ile yerel polislerin karşı karşıya gelme ihtimali, krizin sıcak çatışma boyutuna evrilebileceğini gösteriyor.

Seçim sisteminin bütününe yönelik güvensizlik tohumları eken Trump yönetimi; mektuplu oylardan oy makinelerinin yazılımına kadar her kalemi şaibeli ilan ederek, olası bir yenilgiyi "çalınmış seçim" söylemiyle meşrulaştırmanın altyapısını kuruyor.

Tina Peters gibi skandallarla anılan isimlerin Beyaz Saray'da ağırlanması ve makinelerin kontrol altına alınması yönündeki girişimler, 6 Ocak Kongre baskınının bu kez seçim gününden önce ve çok daha kurumsal bir kisve altında sahnelenebileceği endişelerini haklı çıkarıyor.

Seçim sonuçlarına yönelik itirazlar, tek başına demokratik düzenin çöküşüne işaret etmez. Demokratik sistemlerde hukuki itiraz, yeniden sayım ve denetim meşru süreçlerdir.

Tehlike, kanıtlanmamış usulsüzlük iddialarının sistematik biçimde yayılması, mahkemelerin kararlarının siyasi aidiyete göre kabul edilmesi ve seçim kurumlarının tarafsızlığına duyulan güvenin sürekli aşındırılmasıyla ortaya çıkar.

Çünkü seçimlerin meşruiyeti yalnızca oyların doğru sayılmasına bağlı değildir; toplumun, oyların doğru sayıldığına ve uyuşmazlıkların bağımsız mekanizmalarla çözüldüğüne inanması da gerekir. Sandık güvenliği konusunda siyasi söylem ile doğrulanabilir kanıt arasındaki mesafe açıldığında, teknik bir seçim tartışması anayasal meşruiyet krizine dönüşebilir.

Amerikan siyasal sistemi, yazılı kurallardan ziyade uzun yüzyılların geleneklerine dayanır. Ancak Trump’ın ikinci dönemindeki bu frensiz çizgisi, seçilmiş milletvekillerinin meclis binalarına sokulmaması, mazbata krizleri ve bürokratik engellemeler gibi daha önce akla gelmeyen yöntemleri Washington’ın gündemine taşıyor.

Orduyu veya federal kolluk güçlerini sandık başına yığma senaryoları, ülkenin içten ne denli derin bir kutuplaşma ve bilenmişlik sarmalında olduğunu gözler önüne seriyor.

Bununla birlikte, güvenilirliğin aşınması bazen askerî güç kaybından daha önemli sonuçlar doğurabilir.

Bir müttefik, ABD’nin bugün sahip olduğu kapasiteden değil, yarın bu kapasiteyi hangi siyasi koşullarda kullanabileceğinden emin olamadığında stratejik seçeneklerini çeşitlendirmeye başlar. Böyle bir eğilim yaygınlaşırsa Amerikan gücü ortadan kalkmasa bile uluslararası düzen üzerindeki yönlendirici etkisi zayıflayacaktır.

Netice itibarıyla, 3 Kasım yalnızca bir ara seçim değildir; Amerikan siyasal kültürünün ve kurumsal demokrasisinin dayanıklılık testidir.

Dünyanın dört bir yanında krizler kervanı yürürken, Washington’ın kendi içindeki bu varoluşsal kavga, küresel istikrarsızlığı katlayarak artırmaya namzettir. Trump’ın masayı devirme riski, sadece Amerikan demokrasisinin sonunu getirmekle kalmayacak, Pax Americana'nın kalan tüm tortularını da tarihin tozlu raflarına gömecektir.

Şurası kesindir ki, Amerika artık çok daha sert, kavgalı ve bilinmezliklerle dolu yarınlara doğru tam yol ileri gitmektedir.