Prof.Dr. Bilal SAMBUR
İnsan, dünyaya yalnızca yaşamak için değil, yaşadığı dünyayı anlamak, başkalarıyla ilişki kurmak ve kendi varoluşunun imkânlarını keşfetmek için de gelir. Biyolojik yaşamın insan düzeyinde kazandığı bu yeni boyut, insanın kendi varlığı üzerine düşünebilmesi, deneyimlerini anlamlandırabilmesi ve henüz olmadığı bir varoluş biçimine doğru yönelmesiyle belirginleşir. Bilgi, aşk ve felsefe bu yönelişin birbirinden ayrılması güç üç boyutudur. Bilgi insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi derinleştirirken aşk, insanın kendisini başkasının varlığına açmasını mümkün kılar. Felsefe ise hem bilginin hem aşkın insan yaşamındaki anlamını sorgulayarak insanın kendisine, başkalarına ve dünyaya ilişkin kavrayışını dönüştürür.
Bilgiyi yalnızca doğru önermelerin biriktirilmesi, nesnelerin özelliklerinin belirlenmesi veya olaylar arasındaki ilişkilerin açıklanması olarak düşünmek, bilmenin insan açısından taşıdığı anlamı eksik bırakır. İnsan, bildiği şeylerle birlikte kendisini de dönüştürür. Yeni bir bilgi, yalnızca daha önce bilinmeyen bir olguyu görünür kılmaz; insanın neyi mümkün, neyi değerli, neyi sorgulanabilir ve neyi değiştirilebilir gördüğünü de etkiler. Bu nedenle bilgi, insanın dışında duran dünyayı zihninde temsil etmesinden ibaret değildir. İnsan, dünyayı anlamaya çalışırken kendi düşünme biçimlerini, alışkanlıklarını ve sınırlarını da yeniden keşfeder. Bilmek, bu bakımdan, insanın kendi oluşuna katılmasının temel yollarından biridir.
Bilginin insanı özgürleştirebilmesi, onun hangi koşullarda üretildiği ve nasıl kullanıldığıyla yakından ilişkilidir. Bilgi, eleştirel düşünceden uzaklaştığında otoritenin kendisini yeniden üretmesine hizmet edebilir. İnsan, öğrendiği şeyleri sorgulamadan benimsediğinde bilgi sahibi görünürken kendi düşünme yetisini başkalarına devredebilir. Dogmatik düşüncenin temel sorunu, yanlış bilgiler içermesinden önce, insanın soru sorma ve kendi yargısını oluşturma imkânını sınırlandırmasıdır. Oysa bilginin hümanist anlamı, insanı hazır cevapların taşıyıcısına dönüştürmekte değil, onu soru sorabilen, gerekçelerini değerlendirebilen ve gerektiğinde kendi kanaatlerini değiştirebilen bir özne olarak geliştirmektedir. Bilgi, insanın kendisini tamamlanmış kabul etmesinin değil, henüz bilmediği şeylerin farkına varmasının da adıdır.
Aşk, insanın oluşunu başka bir yönden açığa çıkarır. İnsan, kendisini yalnızca kendi bilincinin içinden tanıyamaz; başkalarıyla kurduğu ilişkiler, kendi varlığının daha önce fark etmediği boyutlarını görünür kılar. Aşk, bu karşılaşmanın en yoğun biçimlerinden biri olabilir. Başka bir insanı sevmek, onun varlığını kendi ihtiyaçlarımızın, beklentilerimizin ve tasarılarımızın bir uzantısına indirgemeden kabul etmeyi gerektirir. Bu nedenle aşkın insani derinliği, sahip olma arzusuyla değil, iki insanın birbirlerinin özgürlüğünü tanıyabilecekleri bir ilişkinin kurulmasıyla ölçülür. Sevilen insan, bizim eksikliğimizi gidermek için dünyaya gelmiş bir nesne değildir; kendine özgü deneyimleri, düşünceleri, arzuları ve değişme imkânları olan bir insandır.
Aşkı insanı kendiliğinden yücelten, bütün çelişkilerinden arındıran bir duygu olarak görmek de doğru değildir. Aşkın içinde kıskançlık, korku, bağımlılık, sahiplenme ve kaybetme endişesi bulunabilir. İnsan, sevdiği kişiyi anlamaya çalışırken onu kendi hayalindeki biçime dönüştürmek isteyebilir. Böyle bir durumda aşk, karşılaşmanın imkânı olmaktan çıkarak ötekinin özgürlüğünü sınırlayan bir ilişkiye dönüşür. Aşkın hümanist bir anlam kazanması, duygunun yoğunluğundan çok, bu duygunun insanları birbirlerine karşı nasıl konumlandırdığına bağlıdır. Bir insanı sevmek, onun üzerinde hak iddia etmek değil, onun kendi oluşuna katılabileceği bir ilişki kurabilmektir. Bu açıdan aşk, insanın yalnızca başkasını değil, kendi sınırlarını ve başkası üzerinde kurabileceği iktidarı da tanımasını gerektiren bir deneyimdir.
Felsefe, bilgi ile aşk arasındaki bu gerilimi düşüncenin alanına taşır. Felsefi etkinlik, dünyaya ilişkin açıklamalar üretmekle sınırlı değildir; insanın kendi kabullerini hangi gerekçelerle benimsediğini, başkalarını nasıl gördüğünü ve yaşamını hangi değerler doğrultusunda düzenlediğini sorgulamasını da içerir. Bu anlamda felsefe, yaşamdan uzaklaşarak soyut kavramların içinde kaybolmak değil, yaşamın kendisini düşüncenin konusu hâline getirmektir. Bilginin sınırlarını, arzunun yönelimlerini, ahlaki yargıların dayanaklarını ve insan ilişkilerinin koşullarını sorgulayan felsefe, insanın kendisine verilmiş bir kimliğin içinde kapanmasını engelleyebilir. Fakat bunun için felsefenin de kendi kavramlarını dokunulmazlaştırmaması, eleştiriyi başkalarına yöneltirken kendisini eleştirinin dışında tutmaması gerekir.
Bilgi, aşk ve felsefenin ortak noktası, insanın tamamlanmış bir varlık olmadığı düşüncesinde ortaya çıkar. İnsan, ne yalnızca bildiklerinden ne de yalnızca sevdiklerinden ibarettir. Bilgisi değişebilir, aşkı dönüşebilir, değerleri yeniden biçimlenebilir. Bu değişebilirlik insanın bir kusuru değil, oluşunun temel koşullarından biridir. İnsan kendisini yalnızca geçmişinin, kültürünün, inançlarının veya toplumsal konumunun ürünü olarak kabul ettiğinde kendi yaşamına katılma imkânını daraltır. Buna karşılık geçmişini ve içinde yaşadığı dünyayı eleştirel biçimde anlamaya çalıştığında, kendisine miras kalan imkânlarla yetinmeyip yeni ilişki ve düşünce biçimleri geliştirebilir.
Hümanist bir insan anlayışı, bu nedenle insanı önceden belirlenmiş bir özün taşıyıcısı olarak değil, kendi oluşuna katılan ve başkalarıyla ilişkileri içinde kendisini yeniden kurabilen bir varlık olarak düşünür. Burada özgürlük, insanın her türlü koşuldan bağımsız olması anlamına gelmez. İnsan, bedensel, tarihsel ve toplumsal koşullar içinde yaşar; başkalarına, doğaya ve ortak bir dünyaya bağımlıdır. Özgürlük, bu koşulları yok saymakta değil, onları anlayabilmekte, onlarla ilişkisini dönüştürebilmekte ve kendisine sunulan yaşam biçimlerini sorgulayabilmektedir. Bilgi bu sorgulamanın imkânlarını genişletir, aşk insanın kendi sınırlarının ötesinde ilişki kurmasını sağlar, felsefe ise her ikisinin anlamını ve sonuçlarını düşünmeye açar.
Belki de insan yaşamının en derin sorusu, ne kadar bilgiye sahip olduğumuzdan veya kimi ne kadar sevdiğimizden önce, bilginin ve aşkın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür. Bildiklerimiz bizi daha açık fikirli, sevdiklerimiz başkalarının özgürlüğüne daha duyarlı, düşündüklerimiz kendi yargılarımız karşısında daha sorumlu kılıyor mu? Bu soruların hazır cevapları yoktur; çünkü insanın oluşu da kesin bir sonuca bağlanmış değildir. Bilgi, aşk ve felsefe tam bu nedenle önemlidir: İnsana kendisini ve dünyayı yeniden düşünme, başkalarıyla ilişkilerini dönüştürme ve henüz gerçekleşmemiş yaşam imkânlarını keşfetme olanağı verirler. İnsan, kendi oluşuna katıldığı ölçüde insanlaşır; bu oluşun en insani biçimleri ise bilmenin merakı, sevmenin açıklığı ve düşünmenin özgürlüğü içinde belirginleşir.