Tasavvuf denildiğinde akla gelen ilk isimlerden biri hiç şüphesiz Abdülkadir Geylânî Hazretleri'dir. Asırlardır milyonlarca Müslümanın gönlünde müstesna bir yere sahip olan bu büyük Allah dostu, yalnızca irfanıyla değil, tevhid konusundaki tavizsiz duruşuyla da ümmete örnek olmuştur.

Bugün ne yazık ki birçok kimse, Abdülkadir Geylânî Hazretleri'ni kendisine isnat edilen menkıbeler üzerinden tanırken, bizzat kaleme aldığı Fütûhu'l-Gayb ve el-Fethu'r-Rabbânî adlı eserlerini okumamaktadır. Oysa bu eserler dikkatle incelendiğinde görülecektir ki Geylânî Hazretleri'nin en büyük mücadelesi; insanları mahlûkata değil, doğrudan Allah'a yöneltmektir.

Onun bütün sohbetlerinde yükselen ortak ses şudur: "Kalbini halktan kopar, Hakk'a bağla!"

Çünkü tevhid, yalnızca "Allah birdir." demek değildir. Tevhid; korkuda, ümitte, sevgide, duada ve yardım istemede de yalnızca Allah'a yönelmektir. Kalbin gerçek kıblesi yalnızca Allah olmalıdır.

Yüce Allah şöyle buyurur:

"Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Senden yardım dileriz." (Fâtiha, 5)

Bu ayet her gün namazlarımızda defalarca tekrar ettiğimiz bir ahittir. Kul, Rabbine söz vermektedir: "Yardımı yalnız Senden beklerim."

Başka bir ayette Rabbimiz şöyle buyurur:

"Bana dua edin ki size cevap vereyim." (Mü'min, 60)

Dikkat ediniz... Ayette "Bana dua edin." deniliyor; "Benimle kullarım arasına birilerini koyun." denilmiyor.

Abdülkadir Geylânî Hazretleri de eserlerinde tam olarak bu hakikati haykırmaktadır. O, darlık anında mahlûkata yönelmenin kalbi zayıflattığını, insanı sebeplere bağladığını ve gerçek tevekkülü zedelediğini ifade eder. "Halkı kalbinden çıkar." sözü bunun en veciz ifadesidir.

Bugün bazı çevrelerde görülen; ölmüş veya diri velilerden doğrudan medet umma, onları sıkıntıları gideren müstakil güçler gibi görme anlayışı, Geylânî Hazretleri'nin kendi eserlerinde anlattığı tevhid öğretisiyle bağdaşmamaktadır. Çünkü o, kendisini bile insanların sığınacağı bir merci değil, Allah'a götüren bir rehber olarak görmüştür.

Veliler Allah'ın sevgili kullarıdır; fakat onlar da Allah'ın kullarıdır. Onlar yaratmaz, rızık vermez, şifa dağıtmaz, kaderi değiştirmez. Faydayı da zararı da yaratan yalnız Allah'tır.

Kur'ân bu hakikati açıkça bildirir:

"Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu O'ndan başka giderecek yoktur. Sana bir hayır dilerse O'nun lütfunu geri çevirecek de yoktur." (Yûnus, 107)

Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:

"Bir şey isteyeceğin zaman Allah'tan iste; yardım dileyeceğin zaman Allah'tan yardım dile." (Tirmizî)

İşte tasavvufun özü de budur. Hakiki tasavvuf, insanı şeyhlere bağımlı hâle getirmek değil; kalbini Allah'a bağlamaktır. Hakiki mürşid, kendisine değil Rabbine çağırandır. Kendisine teveccüh isteyen değil, kulluğu yalnız Allah'a yönlendiren kimsedir.

Bugün Müslümanların yeniden Geylânî Hazretleri'nin menkıbelerine değil, eserlerine dönmeye ihtiyacı vardır. Çünkü onun satırlarında sürekli aynı çağrı yankılanmaktadır:

"Kapıları bırak, Kapıların Sahibine yönel."

Unutmayalım ki sıkıntıyı veren de kaldıran da yalnız Allah'tır. Darda bırakacak da kurtaracak da O'dur. Kalpleri evirip çeviren O'dur. Duaları işiten O'dur. Gecenin karanlığında sessizce dökülen gözyaşını gören O'dur.

Öyleyse ey gönül ehli!

Darda kaldığında insanların kapısını değil, semanın kapısını çal.

Mededi fanilerden değil, Bâkî olandan bekle.

Çünkü kul fânidir, sebepler fânidir, dünya fânidir.

Bâkî olan yalnız Allah'tır.