Ontoloji, yalnızca varlığın ne olduğunu araştıran soyut bir disiplin değildir. Ontoloji, insanın dünyayla nasıl ilişki kurduğunu, hakikati nasıl ürettiğini ve özgürlüğü nasıl mümkün kıldığını belirleyen en temel düşünme biçimidir. Her siyaset, her ahlak, her kültür ve her uygarlık, öncelikle belirli bir ontolojik tasavvurun üzerine yükselir. İnsan kendisini nasıl tanımlıyorsa, dünyasını da öyle kurar.

Benim ontolojimin çıkış noktası, varlığın tamamlanmış değil, sürekli oluş hâlinde olduğudur. Varlık donmuş bir öz değildir. Varlık, ilişkiler içinde kendisini sürekli yeniden kuran dinamik bir süreçtir. Bu nedenle gerçeklik, değişmeyen özlerin toplamı değil, karşılaşmaların, etkileşimlerin ve yaratıcı dönüşümlerin dokusudur.

Benim ontolojimde insan, hazır bir kimliğe sahip değildir. İnsan, yaşamı boyunca kurduğu ilişkiler, yaptığı tercihler, geliştirdiği eleştiriler ve yarattığı anlamlar aracılığıyla kendisini inşa eder. İnsan olmak, bitmiş olmak değildir. İnsan olmak, sürekli insanlaşmaktır. Bu nedenle özgürlük, insanın sahip olduğu bir nesne değildir. Özgürlük, varoluşun gerçekleşme tarzıdır.

Benim ontolojim, ilişkiselliği varlığın temel ilkesi olarak kabul eder. Hiçbir varlık kendi içine kapanarak var olamaz. Dil, düşünce, sevgi, bilim, sanat ve siyaset; hepsi karşılaşmaların ürünüdür. İzole edilmiş varlık ölür. İlişki kuran varlık gelişir. Açıklık, yaşamın ontolojik biçimidir. Kapalılık ise çürümenin ontolojik biçimidir.

Benim ontolojimde doğa yalnızca üzerinde yaşadığımız fiziksel çevre değildir. Doğa, yaratıcılığın ve çeşitliliğin en büyük öğretmenidir. Yaşamın tarihi, tek biçimliliğin değil, farklılaşmanın tarihidir. Çeşitlilik, rastlantısal bir özellik değildir. Çeşitlilik, varoluşun üretkenliğinin temel koşuludur. Bu nedenle çoğulculuk yalnızca siyasal bir ilke değil, ontolojik bir zorunluluktur.

Bilgi de ontolojimde durağan değildir. Hakikat, insanın dışında donmuş biçimde bekleyen bir nesne olmaktan çok, eleştiri, deneyim, araştırma ve diyalog yoluyla derinleşen bir süreçtir. Bilmek, ezberlemek değildir. Bilmek, sürekli sorgulayarak yeni ufuklar açmaktır. Bu nedenle eleştiri, yıkıcılık değildir. Eleştiri, varlığın kendisini yenileme yeteneğidir.

Benim ontolojimde uygarlık, insanlığın ortak yaratımıdır. Uygarlık; farklı kültürlerin, dillerin, düşüncelerin ve deneyimlerin birbirini dönüştürdüğü uzun bir ilişkiler tarihidir. Kapalı aidiyetler uygarlık üretmez. Uygarlık, karşılaşmaların, alışverişin ve ortak üretimin ürünüdür. Özgür toplumlar, yalnızca farklılıklara izin veren değil, onları kamusal zenginliğin kaynağı olarak gören toplumlardır.

Bu ontoloji, despotizmi yalnızca siyasal bir sorun olarak görmez. Despotizm, ontolojik bir daralmadır. İnsanın tek bir kimliğe, tek bir anlatıya, tek bir otoriteye veya tek bir hakikat anlayışına indirgenmesi, varlığın zenginliğinin inkârıdır. Despotizm, insanı küçültür. Despotizm, ilişkiyi sadakate, düşünceyi itaate ve çoğulluğu ise tekliğe indirger.

Despotizme karşı özgürlük, ontolojik bir genişlemedir. İnsanın yeni ilişkiler kurabilmesi, yeni anlamlar yaratabilmesi ve kendisini sürekli dönüştürebilmesi, varlığın en yaratıcı biçimidir. Özgürlük, yalnızca siyasal hakların korunması değildir. Özgürlük, insanın potansiyellerini gerçekleştirebildiği açık bir varoluş alanının kurulmasıdır.

Benim ontolojim, oluşun ontolojisidir. Hiçbir düzen, hiçbir düşünce ve hiçbir kurum mutlak değildir. Yaşamın kendisi değişimdir. Değişim yıkım değildir. Değişim yaratımın adıdır. İnsanlığın geleceği, geçmişi kutsallaştıran kapalı sistemlerde değildir. İnsanlığın geleceği, eleştiriye, çoğulluğa ve sürekli oluşa açık uygarlıklarda şekillenecektir.

Varlık, ancak özgür olduğunda yaratıcıdır. İnsan, ancak ilişki kurduğunda insanlaşır. Uygarlık ise ancak çoğulluğu koruyabildiğinde geleceğe dönüşür. Ontolojinin en derin sorusu da budur: İnsan, kendisini tamamlanmış bir öz olarak mı görecektir, yoksa bitmeyen bir oluşun özgür öznesi olarak mı görecektir?