Ortadoğu’nun üzerine çöken kan bulutunun adı bugün sadece savaş değildir; aynı zamanda ikiyüzlülük, emperyal tahakküm ve kirli pazarlıklardır. “Barış” diye pazarlanan İbrahim Anlaşmaları’nın arkasında ne huzur vardır ne kardeşlik ne de insanlık. O anlaşmaların mürekkebi kurumadan Gazze’nin üstüne bombalar yağdı, çocuk cesetleri enkaz altından çıkarıldı, hastaneler vuruldu, siviller açlığa mahkûm edildi. Dünyanın gözleri önünde işlenen bu vahşetin en büyük destekçisi ise yine Amerika Birleşik Devletleri oldu.
Washington yönetimi yıllardır İsrail’in her saldırısını “meşru müdafaa” masalıyla aklamaya çalışıyor. Ama artık bu masalları dinleyecek bir dünya yok. Çünkü insanlar televizyon ekranlarında parçalanmış çocuk bedenlerini görüyor. İnsanlar fosfor bombalarının altında yanan şehirleri görüyor. İnsanlar ambulansların, gazetecilerin, mülteci kamplarının hedef alındığını görüyor. Ve bütün bunların ardından Amerikan sözcülerinin çıkıp “İsrail’in güvenlik hakkı vardır” cümlesini tekrarlamasını duyuyor. Bu artık diplomasi değil; alenen suça ortaklıktır.
Uluslararası hukuk dedikleri düzen, iş İsrail olunca bir anda buharlaşıyor. Eğer aynı saldırıları başka bir ülke yapsaydı bugün çoktan yaptırımlar devreye sokulur, Birleşmiş Milletler kürsülerinden tehditler savrulur, savaş suçları mahkemeleri kurulurdu. Ama İsrail yapınca herkes susuyor. Çünkü Amerika’nın veto sopası devreye giriyor. Çünkü Batı’nın insan hakları anlayışı sadece kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece geçerli oluyor.
Daha da aşağılayıcı olanı ise Körfez ülkelerine yıllardır kurulan baskıdır. Amerika açık açık şunu söyledi: “Varlığınızı bize borçlusunuz.” Ne korkunç bir cümle! Ne ağır bir aşağılanma! Sanki o ülkelerin halklarının iradesi yokmuş gibi, sanki o coğrafyanın tarihi yokmuş gibi, sanki petrol kuyularının başına çöken emperyal düzen bir lütufmuş gibi davranıldı. Güvenlik adı altında korku satıldı, silah satıldı, bağımlılık üretildi.
İbrahim Anlaşmaları işte böyle bir atmosferde dayatıldı. Masaya barış değil, korku konuldu. “Ya bizimle olursunuz ya da yalnız kalırsınız” denildi. Körfez saraylarına Amerikan korumasının faturası çıkarıldı. Halkların vicdanı değil, rejimlerin kaygıları satın alındı. Ve sonuç ne oldu? Filistin meselesi unutturulmak istendi, Kudüs’ün işgali normalleştirilmeye çalışıldı, İsrail bölgenin doğal ortağı gibi sunuldu. Ama olmadı. Çünkü halkların hafızası satın alınamaz.
Bugün Gazze’de akan her damla kan, o anlaşmaların gerçek yüzünü ortaya koymaktadır. “Yeni Ortadoğu” dedikleri şey; halkların huzuru değil, İsrail’in güvenliği ve Amerikan çıkarlarının garanti altına alınmasıdır. Demokrasi dediler, enkaz çıktı. İnsan hakları dediler, toplu mezarlar çıktı. Barış dediler, savaş uçakları çıktı.
Amerika’nın bölgedeki politikası onlarca yıldır aynı küstahlıkla ilerliyor. Önce tehdit ediyor, sonra korkutuyor, ardından koruma vaadiyle bağımlı hale getiriyor. Bir ülkeye demokrasi götürme bahanesiyle giriyor, geriye parçalanmış devletler bırakıyor. Irak ortada. Libya ortada. Afganistan ortada. Şimdi de Ortadoğu’nun tamamını İsrail merkezli yeni bir düzene mahkûm etmek istiyorlar.
Fakat unuttukları bir şey var: Halkların öfkesi saray protokollerinden büyüktür. Washington’da çizilen haritalar, sokaktaki insanın vicdanını susturamaz. Bir annenin gözyaşı, milyar dolarlık diplomasi masalarından daha gerçektir. Ve hiçbir propaganda makinesi, çocuk ölümlerini “savunma hakkı” diye pazarlayamaz.
İbrahim Anlaşmaları’nın en büyük sorunu tam da budur: Adalet olmadan barış üretmeye kalkması. İşgal sürerken normalleşme olmaz. İnsanlar evlerinden sürülürken kardeşlik nutukları atılamaz. Gazze yanarken ekonomik forumlar düzenlemek, tarihin en büyük ahlaki çöküşlerinden biridir.
Bugün artık dünya şunu çok net görüyor: Amerika’nın bölgede savunduğu şey hukuk değil çıkar düzenidir. İsrail’in güvenliği uğruna milyonlarca insanın hayatı hiçe sayılıyor. Ve buna itiraz eden herkes ya susturulmaya çalışılıyor ya da “radikal” ilan ediliyor. Oysa gerçek radikallik; hastane bombalamayı normal görmek, çocuk ölümlerini istatistik gibi sunmak ve bütün bunları “medeniyet” adına yapmaktır.
Bu yüzden insanlar artık yüksek sesle şunu söylüyor: İbrahim Anlaşmanız batsın sizin! Eğer o anlaşmaların bedeli Filistinli çocukların kanıysa, o masalar utanç masasıdır. Eğer barış dedikleri şey teslimiyetse, o barış değil emperyal dayatmadır. Ve eğer Amerika hâlâ Körfez ülkelerine “varlığınızı bize borçlusunuz” diye tepeden bakıyorsa bilinmelidir ki hiçbir imparatorluk sonsuza kadar sürmez.
İnsanlık tarihi, zulmün farklı suretleriyle defalarca karşılaştı; ne var ki hiçbir hegemonik güç, kibir üzerine kurduğu düzeni sonsuza dek ayakta tutamadı.
Ve Tarihsel deneyim göstermektedir ki, baskı ve tahakküm üzerine inşa edilen her güç odağı, er ya da geç kendi kibrinin ağırlığı altında çökmeye mahkûmdur.