Bir takım taraftarı, kendi takımını diğerlerinden farklı gördüğü için taraftardır. Sever, başarısını ister, onun için heyecanlanır. Buraya kadar bir problem yoktur. İnsan milletini de sever. Milletinin kalkınmasını, huzurunu ve refahını ister; bunun için çalışır. Müspet milliyet dediğimiz şey budur ve buna diyecek bir sözümüz olamaz.

Fakat mesele, “Biz farklıyız” demekten çıkıp “Biz üstünüz, siz aşağısınız” noktasına geldiğinde değişir. İşte ırkçılık tam bu eşikte tehlikeli bir zehre dönüşür.

Çünkü insan, farkında olmadan şu sakat anlayışa sürüklenebilir: “Bizi yaratan başka, sizi yaratan başka; dolayısıyla biz sizden üstün kılındık.”

Hâşâ, sümme hâşâ!

Bir köyde iki muhtarın, bir devlette iki sultanın mutlak hâkim olamayacağı gibi, kâinatta da iki ayrı yaratıcı düşünülemez. Kâinat birdir; çünkü onu yaratan da idare eden de tektir. Bizi yaratan Allah, onları da yaratmıştır. Bize akıl ve hayat veren Allah, onlara da vermiştir.

Öyleyse Allah’ın yarattığı bir ırkı sırf mensubiyeti sebebiyle üstün görmek; yalnızca sosyal bir problem değildir, Tevhid hakikatine aykırı bir bakış açısına kapı aralamaktır.

Farklılık Düşmanlık Sebebi Değildir

Bir mağazada gömlek beğenirsiniz, başka bir gün bir çift ayakkabı… Zevkler farklıdır ama hepsi aynı fabrikadan çıkmıştır. Birini beğenmeniz diğerinden nefret etmenizi gerektirmez. İnsanların farklı milletlerden olması da böyledir. Irklar, birbirimizi tanımamız için birer zenginliktir; üstünlük ölçüsü değil.

İşte bu yüzden hamiyet ile ırkçılığı birbirinden ayırmak zorundayız:

Hamiyet; milletini sevmek ve onun ihyası için çalışmaktır.

Irkçılık; başkasını sırf mensubiyeti sebebiyle küçümsemeye başladığında zehirlenir.

Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat’taki “Dördüncü Desise-i Şeytaniye” bahsinde bu meseleyi çarpıcı bir ölçüyle ele alır. Ona göre millet; sadece gençlerden ibaret değildir. Ehl-i takva, hastalar, musibetzedeler, ihtiyarlar, çocuklar ve fakirler de bu bütünün ayrılmaz birer parçasıdır.

Burada hayati bir ilke koyar: “El-hükmü li’l-ekser” (Hüküm ekseriyete göredir) sırrınca; eksere zarar dokunduran dost değildir, düşmandır!

Hakiki Hamiyet Nedir?

Bir toplumun gençlerine geçici bir keyif kazandırmak uğruna; ihtiyarın tesellisini kırmak, çocuğun maneviyatını söndürmek, fakiri ezmek ve ehl-i imanın huzurunu bozmak hamiyet olamaz. Milletin çoğunluğunu azınlığa feda etmek, millete hizmet değil, millete zarar vermektir.

Bugün hamiyet kelimesini yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Çünkü hamiyet bir slogan değildir; sadece “Benim milletim!” diye bağırmak hiç değildir.

Asıl soru şudur: “Ben bu milletin hangi derdine çare oluyorum?”

Millete hizmet; insanın sadece bugünkü hâlini değil, bütün hayatını ve istikbalini düşünmektir:

Gence sadece nasıl eğleneceğini değil, yarın nasıl pişman olmayacağını öğretmektir.

Çocuğun zihnini bilgiyle beslerken, kalbini imanla doyurmaktır.

İhtiyara yalnız bedenî bakım değil, ruhuna ebediyet tesellisi vermektir.

Fakirin yalnız cebine değil, gönlüne de dokunmaktır.

Sonuç: Neticeye Bakmak

İnsanın yalnız dünyası yoktur; bir de ebedî âhireti vardır. Gerçek hamiyet, insanın geçici hayatını kurtarmaya çalışırken ebedî hayatını kaybetmesine seyirci kalmaz.

Bu sebeple kavrama değil, neticeye bakalım:

“Milliyet” diyorsa, millete ne kazandırdığına soralım.

“Hamiyet” diyorsa, kime hizmet ettiğine bakalım.

“Terakki” diyorsa, insanı nereye götürdüğünü düşünelim.

Hamiyet; milleti kullanmaz, millete hizmet eder. Güçlünün keyfi uğruna zayıfı ezmez. Ve insanın dünyasını inşa ederken âhiretini berbat etmez.

Mesele sırf "Hangi millettensin?" sorusu değildir. Asıl mesele şudur: Kimi seviyorsun, niçin seviyorsun ve sevgin seni kime hizmet ettiriyor?

Çünkü hamiyet, üstünlük taslamak değil; Allah'ın kullarına Hizmet etmektir.