İnsan kendisine savaş açarak güçlenmez. Bazen asıl güç, kendi yarasına kalkan olmaktır.
Mekke’de üç ülke aynı masaya oturdu.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan…
7 Ağustos’ta imzalanan Ortak Savunma Anlaşması ile taraflar, üç ülkeden herhangi birine yönelik silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağını ilan etti. Anlaşma savunma iş birliğini ve ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlıyor; taraflar bunun belirli bir ülkeyi hedef almadığını da açıkça ifade ediyor.
Dışarıdan gelecek saldırıya karşı ortak bir güvenlik sözü bu.
Fakat haberi okurken aklıma başka bir soru takıldı:
Üç ülke birbirine saldırı geldiğinde birbirinin yanında durmayı taahhüt ediyor. Peki insan, kendi içinden gelen saldırı karşısında kimin yanında duruyor?
Bazen aynanın karşısına geçiyoruz.
Ve orada karşımızda bir düşman görüyoruz.
Ben bunu uzun süre anlamadım.
İnsanın kendisine söylediği bazı cümlelerin, yıllardır başkalarından duyduğu en ağır sözlerden bile daha acımasız olabileceğini sonradan fark ettim.
Çünkü dışarıdan gelen sözden kaçabilirsin.
Kendi sesinden kaçamazsın.
İnsan kendisine kurduğu cümlelerin içinde yaşar.
Çocukluğumuzdan beri bize değişmenin yolunu çoğu zaman utanç üzerinden gösterdiler.
Daha başarılı ol.
Daha zayıf ol.
Daha çalışkan ol.
Daha güçlü görün.
Eksiklerini kapat.
Kendini düzelt.
Bunların arasında masum görünen bir düşünce gizlidir:
Kendinden memnun değilsen, kendine daha sert davran.
Sanki insanın içindeki kırbaç, onu daha iyi bir yere götürecekmiş gibi.
Bir süre işe de yarar.
İnsan korkuyla çalışır.
Utançla kilo verir.
Kendini küçümseyerek daha fazla üretir.
Başarısız olmaktan korktuğu için daha fazla koşar.
Sonra bir gün dışarıdan bakıldığında değişmiştir.
Ama içeride başka bir şey olmuştur.
İnsan artık yalnızca kendisini geliştirmeye çalışmıyordur.
Kendisinden kaçıyordur.
Korkuyla atılan adım, varmak için değil, kaçmak için atılır.
Her sabah tartıya çıkan bir insan düşünün.
Gördüğü sayı yalnızca kilosunu göstermiyor.
Bütün gününü belirliyor.
İyi bir sayı gördüğünde kendisini seviyor.
Kötü bir sayı gördüğünde kendisine kızıyor.
Bir lokmayı suçlulukla yiyor.
Bir aynaya bakarken önce kusurunu arıyor.
Sonra kilo veriyor.
İnsanlar onu tebrik ediyor.
Fakat içerideki ses susmuyor.
Bu kez başka bir kusur buluyor.
Burun.
Saç.
Yüz.
Başarı.
Para.
İlişkiler.
Kariyer.
İnsan bir kusuru kapattığında, kendisine yönelteceği yeni bir suçlama buluyor.
Çünkü sorun bedeninde ya da hayatının tek bir alanında değildir.
Sorun, insanın kendisini sürekli mahkemeye çıkarmayı öğrenmiş olmasıdır.
Ve o mahkemenin hâkimi de savcısı da kendisidir.
İçimizde bir ses var.
Çoğumuz onu tanıyoruz.
“Yine başaramadın.”
“Bak, yine aynı hatayı yaptın.”
“Sen zaten böylesin.”
“Diğerleri senden daha iyi.”
“Biraz daha zorlasaydın olurdu.”
Bu ses bazen öylesine tanıdık gelir ki onun bizim sesimiz olduğunu sanırız.
Oysa her tanıdık ses bize ait değildir.
Bazen geçmişten kalan bir cümlenin yankısıdır.
Bazen çocukken duyduğumuz bir küçümsemenin devamıdır.
Bazen yıllarca üzerimize yapışmış bir beklentidir.
Ve insan, kendisine yöneltilmiş eski bir sözü kendi ağzından söylemeye başladığında, geçmiş bugünün içine yerleşir.
İşte burada durmak gerekir.
“Peki sen benim neyimsin?” diye sormak gerekir o sese.
Çünkü kendini eleştirmek başka, kendine düşmanlık etmek başkadır.
Birincisi insanı ayağa kaldırabilir.
İkincisi, ayağa kalktığında bile onu içeriden yaralamaya devam eder.
Bazıları şöyle diyecektir:
“İnsan kendisine fazla merhamet ederse gevşer.”
Hayır.
İnsanın kendisine karşı adil olması, kendisinden vazgeçmesi anlamına gelmez.
Tam tersine, sorumluluğun daha sağlam bir biçimini doğurur.
Kendine şöyle diyebilmek:
“Yanlış yaptın. Şimdi düzelt.”
Bu cümlede hem hakikat var hem yol.
“Sen kötüsün” dediğinde ise geriye yalnızca hüküm kalır.
Hüküm insanı geçmişe bağlar.
Sorumluluk geleceğe çağırır.
İşte aradaki fark budur.
Mekke’de imzalanan anlaşmanın merkezinde de bir güvenlik fikri var:
Birine yönelen saldırının diğerlerini ilgilendirmesi.
Bu, insanın iç dünyasında da başka bir anlam taşıyor.
Kendimize vurduğumuz her darbe yalnızca bugünkü bizi yaralamıyor.
Çocukluğumuzdaki bizi de yaralıyor.
Bugünkü bizi de.
Henüz yaşanmamış yarınlarımızı da.
Kendimize yönelttiğimiz acımasızlık, içimizdeki bütün zamanlara dokunuyor.
Bir insan kendisini sürekli yetersiz görürse, yarın çocuğuna da aynı dili taşıyabilir.
Kendi hatasına tahammül edemeyen, başkasının hatasına da tahammül etmekte zorlanabilir.
Kendisini sürekli aşağılayan, çevresindeki insanlardan gelen küçük kusurları büyütebilir.
Bu yüzden insanın kendisiyle kurduğu ilişki yalnızca kişisel bir mesele değildir.
İçeride kurulan dil, dışarıya taşar.
Belki de kendimize bir “İç Savunma Misakı” gerekiyor.
Bir anlaşma.
Kendi içimizde.
Maddeleri çok uzun değil.
Hata yaptığımda azmim ile beraber kalacağım.
Eksiklerimi göreceğim ama onları kimliğim hâline getirmeyeceğim.
Başkasının sözüyle kendime hüküm verirken öz saygımı koruyacağım.
Değişmek istediğimde korkudan değil, hayatı daha iyi kurma arzusundan hareket edeceğim.
Ve en önemlisi:
Kendimi düzeltmek için kendimi düşman ilan etmeyeceğim.
Çünkü insanın kendisiyle barışması, kendisine her istediğini vermesi değildir.
Kendi hayatının sorumluluğunu üstlenirken kendi varlığına da sahip çıkmasıdır.
Şimdi bir an dur.
Son bir haftada kendine söylediğin en sert üç cümleyi hatırla.
Bir arkadaşına söyler miydin?
Çocuğuna söyler miydin?
Hayatında çok değer verdiğin bir insana söyler miydin?
Muhtemelen hayır.
Peki aynı cümleleri kendine neden bu kadar kolay söylüyorsun?
İnsan bazen başkasına gösterdiği merhameti kendisinden esirgiyor.
Bunun adı güç değil.
Bu, öğrenilmiş bir sertlik.
Ve öğrenilen her şey gibi yeniden öğrenilebilir.
İnsan kendisine iyi davranmayı bir gecede öğrenmez.
Bir yarayı sarar gibi öğrenir.
Önce dili değişir.
Sonra bakışı.
Sonra alışkanlıkları.
Bir gün hata yaptığında eski ses yine gelir:
“Yine başaramadın.”
Bu kez cevap değişir:
“Başaramadım. Ama buradayım. Yeniden deneyeceğim.”
İşte dönüşüm bazen böyle sessiz bir cümlede başlar.
Kendine acımadan.
Kendini küçültmeden.
Kendini kandırmadan.
Sadece kendini terk etmeden.
Dünyada devletler güvenliklerini anlaşmalarla güçlendiriyor.
İnsan da hayatını verdiği sözlerle.
Devlet için caydırıcılık, saldırıyı önlemenin yollarından biri.
İnsan için özşefkat de böyledir: İçeride sürekli büyüyen düşmanlığı durdurur.
Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, hayatının geri kalanına sessizce sızar.
Kendisine nasıl konuşuyorsa dünyaya da öyle bakar.
Kendi yarasını nasıl taşıyorsa başkasının yarasına da öyle yaklaşır.
Kendisine ne kadar alan açıyorsa başkasının varlığına da o kadar yer bırakır.
Bu yüzden mesele yalnızca kendimizi sevmek değil.
Kendimizi nasıl koruyacağımızı öğrenmek.
Mekke’de üç ülke bir masaya oturdu.
Haritanın üzerinde sınırlar vardı.
Masada imzalar.
Ve o imzaların arkasında bir güvenlik iradesi.
Şimdi aynı soruyu kendimize sormalıyız:
Biz kendi içimizde, kırılmış yanlarımızla aynı masaya oturabildik mi?
Çocukluğumuzla barışabildik mi?
Bugünkü hâlimizi geçmişimizin hatalarıyla ezmeden görebildik mi?
Yarınki hâlimize bugünün öfkesiyle hüküm vermekten vazgeçebildik mi?
Belki insanın imzalayacağı en önemli anlaşma hâlâ önümüzde duruyor.
Bir kâğıtta değil.
Kendi içinde.
Maddesi tek cümle:
“Ne kadar düşersem düşeyim, kendimi düşmanın karşısında yalnız bırakmayacağım.”
Çünkü gerçek güç, kendine kılıç çekmekte değil.
Kalkanını kendi yarana çevirebilmektedir.
Mekke’de üç ülke bunun için bir masa kurdu.
Sen kendi içinde ne zaman kuracaksın?
Bu pazar sıra belki de senin içindeki masaya geliyor.