Dünyanın herhangi bir yerinde olan bitenin bize ulaşması için uzun yollar kat etmesi gerekmiyor. Sabah telefonu eline alan biri, kahvesi soğumadan Riyad'a yönelen bir füzeyi, Moskova çevresindeki saldırıları, Grönland'ın güvenliği üzerine yürütülen görüşmeleri ve New York'ta aynı masa etrafında toplanmaya hazırlanan liderleri okuyor. Bunların hiçbiri İstanbul'un uzağında yaşanan, birbirinden kopuk hikâyeler değil. Aralarındaki mesafe haritada duruyor; hayatın içinde ise usulca eriyor.
Belki de çağımızın asıl meselesi tam burada başlıyor: Bir yerde yaşananın, başka bir yerdeki hayatı ne kadar hızlı etkileyebildiği.
Tasavvuf dilinde bir söz var: Hâl sârîdir. Bir insanın hâli, yanındakine geçer. Bugün aynı şey insanlar arasında değil, coğrafyalar arasında yaşanıyor. Bir coğrafyada ortaya çıkan gerilimin, endişenin veya kararın sınırları aşarak başka bir coğrafyanın gündemine, ekonomisine ve nihayetinde gündelik hayatına nüfuz etmesine hâl sirayeti demek mümkün. Yaşadığımız çağa "yeni sirayet çağı" demek de yanlış olmaz.
19 Eylül'de Arap Koalisyonu'nun, Husilerin Riyad'a fırlattığı balistik füzenin Suudi hava savunması tarafından imha edildiğini duyurması, sadece bu ülkenin güvenlik başlığı değildir. Husilerin aynı gün Kızıldeniz kıyısındaki enerji tesislerini de hedef aldığını açıklaması, gelişmenin enerji yollarını, bölgesel ticareti ve Körfez'in istikrarını da ilgilendirdiğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın, Mekke Ortak Savunma Anlaşması kapsamında Suudi Arabistan'ın özellikle belirli teknik konulardaki askerî ihtiyaçlarını karşılamakta sorun yaşamayacaklarını söylemesi, hâl sirayetinin diplomatik sahadaki karşılığıdır.
Aynı günlerde Moskova çevresinde gerçekleşen geniş çaplı insansız hava aracı saldırıları ve bir petrol rafinerisinin hasar görmesi, güvenlik gündemini dünyanın enerji hesabına bağlıyor. Rus yetkililer iki kişinin hayatını kaybettiğini açıkladı. Saldırının Devlet Duması seçimlerinin son gününe denk gelmesi de olaya siyasi ve toplumsal bir boyut kazandırdı.
Kuzeyde, Grönland üzerinden yürüyen güvenlik görüşmeleri ise haritanın başka bir ucunda aynı gerçeği hatırlatıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Danimarka ve Grönland, Arktik ve Kuzey Atlantik güvenliğini güçlendirmeye yönelik bir anlaşma üzerinde uzlaştı; imzanın gelecek hafta BM Genel Kurulu sırasında atılması öngörülüyor. Danimarka ve Grönland, anlaşmanın Krallığın egemenliğini ve Grönland halkının kendi kaderini tayin hakkını koruduğunu vurguluyor. Anlaşmanın yürürlüğe girmesi ise ulusal parlamentoların onayına bağlı.
Riyad başka bir yönü, Moskova başka bir yönü, Grönland bambaşka bir yönü gösteriyor. Üçünde de beliren hakikat şu: Güvenlik, sınırların içine hapsedilebilen bir mesele olmaktan çıktı.
New York'ta 22 Eylül'de başlayacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu yüksek düzeyli haftasının taşıdığı anlam da bu yüzden salt bir diplomatik takvimden ibaret değil. BM'nin açıklamasına göre yaklaşık 130 devlet ve hükümet başkanının yüz yüze katılacağı toplantılarda Gazze'den Rusya-Ukrayna Savaşı'na, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer serbestisinden Sudan ve Myanmar'daki krizlere kadar birçok başlık gündemde olacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da 20-23 Eylül'de New York'ta olacak; 22 Eylül Salı günü Genel Kurul kürsüsünden 16'ncı kez dünyaya hitap edecek. Bu kürsüden verilecek mesajların hafızalarda yer edineceğini düşünüyorum. Dünya birbirine bu kadar yaklaşmışken diplomasinin görevi yalnızca konuşmak değil, konuşmanın ağırlığını taşımaktır.
Bir ülkenin vakarını koruması, sesini yükseltmesinden çok ne zaman, ne kadar ve hangi kelimeyle konuşacağını bilmesiyle ilgilidir. Devlet aklı burada kendisini gösterir. Toplumsal huzur ise dışarıdaki gerilimlerin içeride korkuya, öfkeye veya umutsuzluğa dönüşmesine izin vermemeyi gerektirir.
Dünyanın birbirine yaklaşmasını sadece krizler üzerinden okumak eksik kalır.
İstanbul, aynı günlerde başka bir buluşmaya hazırlanıyor. 23-27 Eylül'de Haliç kıyısındaki Tersane İstanbul'da düzenlenecek Contemporary Istanbul, 16 ülkeden 70 galeriyi, 736 sanatçıyı ve 1.372 eseri bir araya getirecek. Bu tablo, insanların sadece güvenlik endişesiyle değil; sanatla, fikirle ve hafızayla da birbirine yaklaşabildiğini gösteriyor.
Üstelik şehrin kültür hayatı sadece devasa sanat buluşmalarından ibaret değil. Beyoğlu'nda, Eski Fransız Yetimhanesi'nin bahçesinde 27 Eylül'e kadar süren 15. Beyoğlu Sahaf Festivali; sahafları, kitapları ve mezatları aynı mekânda buluşturuyor. Bir yanda Haliç kıyısında dünyanın galerileri, öbür yanda bir bahçede elden ele dolaşan eski kitaplar. Burası basit bir etkinlik alanı değil; dünyanın hızı karşısında şehrin kendi hafızasına ve köklerine tutunduğu bir durak.
Bir tarafta sınırları aşan güvenlik kaygıları, diğer tarafta sınırları aşan sanat ve kültür...
İkisinin de bize söylediği aynı şey: İnsan, yaşadığı yeri dünyadan kopuk düşünemez. Ancak dünyayla kurduğu ilişki, kendi hafızasını yitirmesi pahasına olmamalı.
İstanbul'un tarih boyunca taşıdığı güç biraz da buradan gelir. Bu şehir, farklı yönlerden gelen yolların üzerinde dururken kendi sesini kaybetmedi. Dünyanın haberini aldı, başka coğrafyaların insanını ağırladı, farklı kültürlerle temas etti; bütün bunları kendi hafızasının içinden geçirdi.
Bugün ihtiyacımız olan da tam olarak budur. Dünyanın herhangi bir yerindeki gelişmeyi duyabilmek kadar, o gelişmenin hayatımızdaki gerçek karşılığını ayırt edebilmek. Başkasının korkusunu kendi korkumuz sanmadan anlamak. Başkasının öfkesini taşımadan meseleyi görmek. Diplomatik sözün ağırlığını, verinin doğruluğunu, devletin vakarını ve toplumun vicdanını aynı terazide tutabilmek.