Dünyanın büyük hesapları çoğu zaman gözümüzün önünde yapılmıyor.

Ülkeler güvenliklerini, sınırlarını, enerji yollarını ve önlerindeki günleri hesaplıyor. Bir masada alınan kararın etkisi binlerce kilometre ötede hissediliyor. Bir deniz yolundaki daralma başka bir ülkede fiyatlara, bir coğrafyadaki gerilim dünyanın bambaşka bir yerinde insanların günlük hayatına dokunuyor.

Aynı dünyanın içinde bir insan, telefonuna gelmeyen cevabı düşünüyor.

Bir başkası, gün içinde söylenmiş tek bir cümleyi zihninde defalarca yeniden kuruyor. Bir diğeri, kendisi hakkında söylenen bir sözü günün geri kalanına ağır bir yük gibi taşıyor.

Bir yanda sınırların, enerji yollarının hesapları; diğer yanda bir mesajın geç gelmesi, bir telefonun çalmaması, bir arkadaşın aramaması yahut bir başkasının hakkımızda ne düşündüğü... Dünyanın geleceği üzerine devasa denklemlerin kurulduğu bir günde insan, kendi zihninde tek bir cümlenin hesabını saatlerce tutabiliyor.

Üstelik o cümlenin sahibi, söylediğini belki de çoktan unutmuş oluyor.

İnsanın zihni, dışarıda küçük görünen bir meseleyi içeride büyütebilme, adeta bir kasırgaya çevirebilme kudretine sahip. Bir ülkenin önündeki yılları hesaplayan aklıyla, kendi hayatındaki tek bir bakışa takılıp kalan insan aynı dünyanın içinde nefes alıyor. İnsan neye, ne kadar yer ayıracağını seçemediğinde, asıl önemli olanı kendi elleriyle geri plana itebiliyor.

Asıl kayıp da tam burada başlıyor.

Bizi yanlış anlayan birini ikna etmeye çalışıyoruz. Uzaklaşan birinin neden uzaklaştığını çözmeye uğraşıyoruz. Bize verilmemiş bir değerin hesabını kendi içimizde tutuyor; bir başkasının bize biçtiği ölçüyü, kendi değerimizin mutlak tartısı sanıyoruz.

Sonra insan, farkına bile varmadan kendi hayatının merkezinden sürgün ediliyor. Başkalarının zihninde nasıl göründüğümüzü düzeltmeye çalışırken, kendi içimizde kim olduğumuzu ihmal ediyoruz.

Eskilerin tevehhüm dediği bir hâl vardır: Bilinmeyeni zihinde tamamlamak, ihtimali gerçeğin yerine koymak.

Bir insanın bizi neden aramadığını gerçekten biliyor muyuz? Bir başkasının sessizliğinin ne anlama geldiğinden emin miyiz? Hakkımızda söylenen her sözün ardındaki o asıl niyeti eksiksiz okuyabilir miyiz?

Buna rağmen zihnimiz boşluk bırakmıyor. Cümleleri tamamlıyor, niyetleri belirliyor, başkalarının zihninde bizim için kurulmuş sahte hayatlar yazıyor. Sonra kendi yazdığımız bu hikâyelerin yorgunluğuyla kendi toprağımızı kurutuyoruz.

Oysa herkesin hafızasında başka bir hâlimiz var.

Bir insanın hayatında iyi bir iz bırakmış olabiliriz, bir başkasında derin bir kırgınlık. Birinin hayatında önemli bir yere sahip olabiliriz, bir başkasının hayatından sessizce geçip gitmiş olabiliriz.

Bunların hepsi aynı anda doğru olabilir.

Çünkü insan, başkalarının hafızasında tek bir biçimde yaşamıyor. Bir yanlış söz hızla yayılabilir. Bir yanlış kanaat uzun süre taşınabilir. Haksız bir hüküm, hiç bilmediğimiz insanların zihnine kadar sızabilir. Fakat zaman ilerledikçe, bazı şeylerin özgül ağırlığı değişir. İlk öfke çekilir. Gürültü azalır. Sözlerin bıraktığı iz yer değiştirir. Yalanın yayılma hızı, zamanın karşısında sönümlenir.

Geriye yalnızca bir şey kalır: İnsanın gerçekten ne yaptığı.

Başkalarının verdiği hüküm ile insanın kendi hayatında bıraktığı iz aynı şey değildir. Her yanlış anlaşılmayı düzeltemeyiz. Her kanaati değiştiremeyiz. Her uzaklaşmanın nedenini öğrenemeyiz. Her kapıyı yeniden açamayız.

Fakat kendi tarafımızda, kendi menzilimizde hâlâ yapabileceğimiz şeyler var.

Daha dikkatli konuşmak.

Yanlış yaptıysak vakarla özür dilemek.

Bir işi hakkıyla yapmak.

Sevdiklerimizin yanında zihnen de gerçekten bulunmak.

Doğru bildiğimiz bir şeyi, yalnızca kabul görmek için terk etmemek.

Kimse görmediğinde de aynı insan kalabilmek.

Çünkü karakter, kalabalığın önünde kurulan cafcaflı cümlelerden çok, kimse bakmazken verilen kararlarda kendini gösteriyor. Vicdanın sesi de en çok orada duyuluyor. Alkışın olmadığı, açıklamanın gerekmediği, kimsenin görmediği o tenha yerde.

Dünyanın büyük meseleleri bize sürekli hesap yapmayı öğretiyor: Güvenlik, enerji, sınırlar, yollar, gelecek... İnsanın kendi hayatında ise çok daha sessiz ve derinden işleyen bir muhasebe var:

Neyi büyüttü?

Neyi kaybetti?

Neye gereğinden fazla anlam verdi?

Hangi yük gerçekten ona aitti?

Bu soruların bütün cevapları hiçbir zaman bulunamayabilir. Fakat insan, kendi elinde olmayanı bıraktıkça kendi elinde olanı daha açık görmeye başlıyor.

Başkalarının bizim hakkımızda yazdığı hikâyeyi düzeltmek için harcadığımız zaman, kendi hikâyemizin sessizce eksilen sayfalarına dönüşebiliyor.

Bazı insanlar bizi yanlış hatırlayacak.

Bazıları hiç hatırlamayacak.

Bazıları da bugün düşündüğünden yarın vazgeçecek.

Bütün bunların ötesinde, insanın kendisine karşı taşıdığı sarsılmaz bir ölçü var.

Ve geriye en çok o kalıyor.

Kimse bakmazken.