Uluslararası hukuk dedikleri şey, son birkaç yılda gözlerimizin önünde eridi. Kâğıt üzerinde Birleşmiş Milletler var; fakat sahada ABD ve İsrail’in Gazze’de sergilediği hukuk tanımaz tutum, bu yapıyı işlevsizlik seviyesinin bile altına düşürdü. Açık konuşalım: BM zaten 2. Dünya Savaşı’nın galip emperyal devletlerinin menfaatlerini korumak, sömürülerini farklı versiyonlarda sürdürmek, işleyecekleri katliamların sorgulanmasını engellemek için kurulmuştu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya iki büyük değişim yaşadı. İlki Avrupa’nın liderliği kaybedip “dünya sistemi olmaktan çıkıp dünya alt sistemi” haline gelmesiydi. İkincisi ise ABD ve Sovyetler etrafında iki kutuplu düzenin inşa edilmesiydi. Böylece savaşta ordularıyla ayakta kalan iki güç, küresel hegemonya kavgasını “Soğuk Savaş” denen uzun bir döneme yaydı.

Bu dönemde Türkiye, ekonomik ve askerî menfaatleri gereği Batı’ya yöneldi. ABD ile kurulan ilişki, Marshall yardımlarından NATO üyeliğine, yüksek propaganda destekli anti-komünizm rüzgarına, darbeler dönemine ve 2000’lere kadar uzandı. İlişki yalnızca jeopolitik değildi; Türkiye’nin kendi stratejik kapasitesini yeterince kullanamaması da bağımlılığı artırdı. Ebedi dostluk da olmaz; ebedi düşmanlık da… Ama Türkiye, coğrafyasının sunduğu imkânları uzun yıllar boyunca kullanamadı.

Bu süreçte bir başka gelişme yaşandı: ABD’de ister Cumhuriyetçiler ister Demokratlar iktidara gelsin, İsrail’e verilen destek asla değişmedi. 1990’lardan itibaren Evangelist seçkinler Amerikan politikasına yön vermeye başladı; hükümetlerde ve Pentagon’da Yahudi asıllı kadrolar belirleyici roller üstlendi. ABD, Siyonizm’in adeta ikinci devleti haline geldi.

Bugün artık bunun sonuçlarını yaşıyoruz. Amerikan seçkinlerinin İsrail yanlısı dogmatizmi öyle bir noktaya vardı ki, Avrupa bile bu sarsıntı altında kendi geleceğini sorguluyor. İngiltere’den Almanya’ya, Fransa’dan Kanada’ya kadar üstün olduğunu iddia eden yapıların içi kaynıyor. Çin ve Rusya Federasyonu ise sistemin çatlamasını fırsata çevirmeye çalışıyor.

Bu panoramada Türkiye yalnızca jest yapan bir devlet değil; sahada, masada ve zihinlerde oyun kuran bir aktördür. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yıllardır tekrar ettiği “Dünya 5’ten büyüktür” sözünün aslı, artık bir slogandan ziyade yeni uluslararası düzen teorisidir. Çünkü güç dengesi değişiyor; ittifaklar yeniden yazılıyor.

Tam da bu safhada kritik soru ortaya çıkıyor:

Türkiye–Pakistan–Suudi Arabistan üçlüsü, geleceğin İslam Birliği için çekirdek olabilir mi?

Jeopolitik mantık ile haritaya dürüstçe bakıldığında üçlünün kesiştiği alan çok nettir:

• Hint Okyanusu & Kızıldeniz havzası
• Basra’nın petrol ve gaz koridoru
• Doğu Akdeniz enerji paylaşım alanı
• Türkiye üzerinden NATO–Kafkas–Orta Asya hattı

Bu yalnızca enerji meselesi değildir. Bu alanı kontrol eden; lojistik zincirini, gıda güvenliğini, ulaştırmayı ve savunma-ekonomisini de kontrol eder.

İster askeri ittifak olsun ister siyasi ister ideolojik — önce ekonomik gücün birleştirilmesi ve idamesi şarttır. Ekonomik sacayağı olmadan birlik olmaz.

Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASSAM’ın) 2018 yılı sonlarında gerçekleştirdiği ASRİKA İslam Birliği Modeli Kongreleri serisinin 2ncisi ile gündeme getirdiği Müslüman devletler arası ekonomik iş birliği (https://assamcongress.com/wp-content/uploads/2021/12/II.Kongre_Ozet_Kitapcigi.pdf), tam bu noktada stratejik mantık kazanıyor.

Yine Adaleti Savunanlar Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ASSAM’ın) 2019 yılı sonlarında gerçekleştirdiği ASRİKA İslam Birliği Modeli Kongreleri serisinin 3.sü (https://assamcongress.com/tr/3-uncu-uluslararasi-assam-islam-birligi-kongresi-bildiriler-kitabi-yayinlandi/) ve 2020’de gerçekleşen 4.sü ile (https://assamcongress.com/tr/4-uncu-ua-assam-islam-birligi-kongresi-bildiri-kitapcigi-yayinlandi/) gündeme getirdiği Müslüman devletler arası Savunma ve Savunma Sanayi iş birliği Kongre Sonuç Raporları günümüzde konuşmakta olduğumuz Suudi Arabistan – Türkiye – Pakistan arasındaki ortak iş ve güç birliği modeline ilham kaynağı ve güçlü bir referans teşkil ettiği kanaatindeyiz.

Bu sacayağı yalnız ticaret değil: Ortak Savunma ve Savunma Sanayi, Liman & deniz ticaret ekosistemi, Finans ve yatırım blokları, Gıda ve tarım güvenliği, Dijital altyapı, Uzun vadede ortak para birimi gibi stratejik alanları kapsamaktadır.

Birliğin can suyu ise lojistiktir. Lojistik yürümüyorsa, diplomasi yürür gibi dursa bile yürümüyor demektir.

Körfezin sermayesi, Pakistan’ın işgücü ve nükleer kabiliyeti, Türkiye’nin savunma sanayii, teknoloji ve lojistik kapasitesi ayrı ayrı güçlüdür; fakat birlikte işletildiğinde sistematik bir güç üretir.

Böyle bir yapı yalnızca kendi iç mantığıyla değil, dış blokların refleksiyle de şekillenir.

ABD–İsrail bunu bozucu aktör olarak kodlar. Hindistan, Pakistan nedeniyle mesafeli durur. İran, rekabet ile iş birliği arasında salınır. Çin, bunu Kuşak-Yol’a eklemlemek ister. Rusya ihtiyatlı ama yapıcı bir bakışla izler. AB normatif konuşur ama elini uzatamaz.

Sonuç:

Dünya yeniden kuruluyor. ABD merkezli düzen kan kaybediyor; BM çökmüş, Avrupa yorgun. Çin ve Rusya alternatif sunabiliyor ama sürdürülebilir değil. Hindistan yükseliyor fakat taşlar yerine oturmuş değil. Yani mesele romantik bir İslam Birliği ideali değildir; uluslararası sistemin yeni denklemidir.

Bu gri dönemde Türkiye, tarihinin kendisine yüklediği “denge kurucu devlet” rolünü yeniden icra ediyor. Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurulacak stratejik çekirdek belki yarın “İslam Birleşik Savunma Teşkilatı” adını almaz. Belki önce Ekonomik–Lojistik–Teknolojik bir konsorsiyuma dönüşür. Allah (cc.)’nun kevni kanunlarında (tıpkı atom ve molekül çekirdeğinde olduğu gibi) oluşan kuvvet bir çekim, bir cazibe alanı meydana getirir. İşte Allah-u alem, bu 3 ülkenin teşkil edeceği çekirdek hükmündeki güç ve iş birliği, ardından diğer İslam Ülkelerinin de atom çekirdeği etrafındaki elektronlar gibi birliğin merkezine eklemlenmesi neticesini verecektir İnşallah. Zamanın ruhu da zaten bunu emrediyor: “Birleşmezseniz yok olursunuz.”

Belki de İslam dünyası ilk kez birlik fikrini hamasetle değil; devlet aklıyla, reel politik ve maliyet-fayda hesabıyla konuşuyor.

Ve tekrar hatırlayalım:
“Dünya 5’ten büyüktür” yalnızca ahlaki bir itiraz değil; yeni uluslararası düzenin stratejik tezidir. Bu tezin karşılığı da yeni çekirdekler, yeni merkezler ve yeni birliklerle doğacaktır.

“Mevla Görelim Neyler, Neylerse Güzel Eyler”