27 Mayıs…
Takvimlerde sıradan bir tarih gibi görünür.
Ama bu millet için o gün; sadece bir darbenin değil, bir milletin kendi iradesine vurulan zincirin adıdır.
27 Mayıs Darbesi, 27 Mayıs 1960 tarihinde yapılan ve Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gerçekleşmiş ilk askerî darbe. Ayrıca 27 Mayıs Askerî Müdahalesi,[27 Mayıs İhtilali veya 27 Mayıs Devrimi olarak da anılır. Darbe emir komuta zinciri içinde yapılmamıştır, 37 düşük rütbeli subayın planları ile Tümgeneral Cemal Madanoğlu'nun komutanlığında icra edilmiştir. Kritik mevziler bu subayların ellerindeki asker ve silahlarla önce ordudaki Komuta Kademesinin etkisiz hâle getirilmesi ile ele geçirilmiştir. Başbakan Adnan Menderes, Dış İşleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmiş ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar ile bazı hükûmet üyeleri tutuklanmıştır. 235 general ve 3.500 civarında subay emekliye sevk edilmiş, üniversitede bulunan 147 öğretim üyesi görevden alınmış[ ve bazı üniversiteler kapatılmıştır. Bununla beraber 520 savcı ve yargıç görevden alınmıştır.
Türk demokrasi tarihinin kara lekelerinden biri olan, Anayasa ve TBMM'nin feshi, ülkenin başbakanı ve iki bakanının idamıyla sonuçlanan 27 Mayıs 1960 darbesinin üzerinden 66 yıl geçti.
Bundan tam 66 yıl önce…
Tanklar yürüdü.
Silahlar Millete çevrildi.
Ve bu ülkenin seçilmiş başbakanı, hükümeti ve cumhurbaşkanı milletin oylarıyla geldiği makamdan namluların gölgesinde indirildi.
O sabah yalnızca bir hükümet devrilmedi.
Türkiye’nin bağımsız kalkınma hayali boğuldu.
Milli irade darağacına sürüklendi.
Demokrasi, postal sesleri altında çiğnendi.
Bugün hâlâ herkesin kendine sorması gereken soru şudur:
Adnan Menderes neden hedef oldu?
Çünkü o, bu ülkenin sadece buğday eken, pamuk satan, dışarıdan alan bir “tarım memleketi” olarak kalmasını istemiyordu.
Fabrika diyordu.
Sanayi diyordu.
Kendi uçağını, kendi topunu, kendi tüfeğini üreten bağımsız bir Türkiye hayal ediyordu.
İşte suç buydu.
Çünkü Batı’nın gözünde Türkiye;
üreten değil tüketen,
karar veren değil emir alan,
güçlü değil bağımlı bir sınır karakolu olarak kalmalıydı.
Menderes kalkınmak istedi.
Amerika’nın kapısını çaldı.
İstenen para sadece 300 milyon dolardı.
Bugünün rakamlarıyla kıyaslandığında mütevazı bir kalkınma hamlesi…
Ama o kapı yüzüne kapandı.
Yetmedi…
Küçümsendi.
Aşağılandı.
Çünkü güçlü bir Türkiye, bazı küresel planların işine gelmiyordu.
Ve işte kırılma burada başladı.
Washington’dan umduğunu bulamayan Menderes, rotasını Moskova’ya çevirdi.
Sovyetler Birliği ile ekonomik temas kurmaya yöneldi.
1960 Temmuz’unda SSCB’ye gitmeye hazırlanıyordu.
Kruşçev’i Türkiye’ye davet etmeyi planlıyordu.
Soğuk Savaş’ın ortasında bu hamle, Atlantik cephesinde alarm zillerinin çalmasına yetmişti.
Ve sonra…
17 Şubat 1959.
Londra yakınlarında düşen bir uçak…
Resmî kayıtlarda “kaza” yazıyordu.
Ama tarihin karanlık koridorlarında dolaşan iddialar başka şeyler fısıldıyordu.
Bir suikast girişimi…
Menderes o enkazdan yaralı kurtuldu.
Fakat belli ki ölüm emri geri çekilmemişti.
Uçak düşmüş…
Ama hedef ayakta kalmıştı.
Bu kez düğmeye başka eller bastı.
Türk Ordusu içine yuvalanmış HAİN cuntacı yapı harekete geçti.
27 Mayıs sabahı milletin iradesi tank paletlerinin altında ezildi.
Demokratik düzen askıya alındı.
Mahkemeler hukuk dağıtmadı; infaz sahnesine dönüştürüldü.
Seçilmiş siyasetçiler aşağılandı.
Ve sonunda bu milletin başbakanı ve bakanlarından ikisi darağacına gönderildi.
Bugünün gençleri bunları bilmez, ama idamlar dışında aşağıdaki cinayet de çok İbret vericidir…
Amerikancı darbeci subay & astsubaylar, zafer sarhoşluğu içinde, düşman bellediklerini Allah yarattı demeden dövüyor, inanılmaz cinayetler işliyorlardı. Öldürülenlerden biri de Emekli Orgeneral Mehmet Nuri Yamut; Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı gazisi. Çanakkale'de ilk şehitlikleri yapan subay. Atatürk’ün silah arkadaşı. Emekli olduktan sonra DP’den / Adnan Menderes'in partisinden milletvekili oldu. Suçu büyüktü yani.
Cebinden para harcayıp ilk Çanakkale şehitliğini yaptıran, 1950-1956 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı yapmış olan Nuri Yamut Paşa, 29 Mayıs 1960’da tutuklandı Askeri darbe yaparak demokrasiye son veren Amerikan yetiştirmesi haydut subaylar tarafından evinden yaka – paça dövülerek alınmak suretiyle Yassıada’ya götürüldü. Feci şekilde dövüldü. İşkence gördü. Yüzünde sigara söndürüldü. Ve idamla yargılanırken 5 Haziran 1961’de, Yassıada’da hapiste öldü. 72 yaşındaydı.
Darbeden hemen önce Batı basınında kullanılan dil tehditkârdı.
New York Times’ın satır aralarında dolaşan mesaj açıktı:
“Politikasını değiştirmezse, sonuçlarına katlanır…”
Bu insanlıktan nasibini almamış nefret kokan, mafyatik dilin bu günün mağrur ve pervasız mirasçısı, soykırımcı İsrail destekçisi ve işbirlikçisi, Alman & İskoç kırması yaşlı kovboyu da aynı dili kullanıyor. Tüm Uluslararası hukuk mevzuatını yok farz ederek, 4 aydır İran!a, son birkaç gündür de Umman’a aynı tehditkâr biçimde saldırıyor.
Bu cümle sıradan değildi.
Bu, yaklaşan fırtınanın habercisiydi.
Bugün artık daha net görüyoruz:
27 Mayıs sadece askerî bir müdahale değildi.
Bu, Türkiye’nin kendi yönünü çizme iradesine vurulan sert bir darbeydi.
Mesaj açıktı:
“Kendi başınıza kalkınamazsınız.
Kendi rotanızı çizemezsiniz.
Size çizilen sınırların dışına çıkamazsınız.”
Ama tarih bir şeyi de gösterdi:
Milletin iradesi bazen tanklarla bastırılır…
Bazen mahkeme salonlarında boğulmak istenir…
Bazen darağaçlarında susturulur…
Fakat hiçbir zaman tamamen yok edilemez. Çünkü millet hafızası unutmuyor.
O günün, 1950’den beri büyük bir farkla sandıkta yenilerek muhalefete düşmüş iktidarı yeniden ve yasal olmayan yollardan alabilmek için darbeleri teşvik eden CHP’si, her şeye rağmen, 1973’lere kadar (koalisyon ortaklığı hariç) bu aziz milletin oyu ile iktidar yüzü göremedi.
Ve bu topraklarda bazı tarihler, yalnızca geçmişi değil, geleceğe bırakılan büyük dersleri de taşır.
Ama önemli olan, unutmamak ve gerekli dersleri tüm boyutlarıyla almaktır.