Dün akşam Köklü Değişim Dergisi’nin iftar programındaydım. Ramazan sofralarının kendine has bir iklimi vardır. O sofrada ayaküstü tanıştığım Harun amca ile kısa bir selamlaşma, derin bir muhasebeye dönüştü. Seksen yaşında. Yüzünde sükunet, sözünde terbiye vardı. Dinlemeyi bilen, itiraz ederken incitmeyen bir üsluba sahipti.
Sohbet insani yardım çalışmalarına geldi. Geçen ay Sudan’daydım. Ülke, 2023’ten bu yana süren iç savaşın ağır yükünü taşıyor. Çatışmalar şehirleri boşaltmış, altyapıyı çökertmiş, milyonlarca insanı yerinden etmiş. Tarlalar ekilemiyor, pazarlar kurulamıyor, yardım ulaştırmak bile başlı başına bir mücadele.
Suya ulaşmanın zorluğunu, temel gıdanın lükse dönüşmesini, çocukların gözlerindeki yorgun ama diri bakışı anlattım. Bir çuval unun bir mahallede nasıl bayram havası estirdiğini paylaştım. Masadakiler dikkatle dinledi. Haftaya yeniden gideceğimi söyleyince Harun amca hafifçe öne eğildi.
"Yanlış anlamazsanız bir şey söylemek istiyorum. Türkiye’de yoksulluk varken vakıflarımızın yurt dışına gitmesini anlamakta zorlanıyorum. Önce buraları halletsek?"
Bu soru kıymetlidir.
Türkiye’de yoksulluk vardır. Hayat pahalılığı birçok aileyi zorlamaktadır. Barınma ve geçim yükü ağırdır. Fakat bütün zorluklara rağmen burada sistematik ve kitlesel bir açlık tablosu yoktur. Sosyal destek mekanizmaları ve dayanışma ağları en azından temel gıdaya erişimi tamamen ortadan kaldıran bir zemine düşmemektedir.
Sudan’da ise mesele doğrudan hayatta kalma meselesidir. İç savaşın parçaladığı bir ülkede insanlar yalnızca yoksullukla değil, güvensizlik ve belirsizlikle mücadele ediyor. Bir anne çocuğuna o gün yemek bulup bulamayacağını bilmiyor. Kriz sadece ekonomik değil, insani bir çöküşe işaret ediyor.
Bu manzarayı gördükten sonra "önce burası mı, orası mı?" sorusu eksik kalıyor.
İnsani yardım mesafeyle ölçülmez. Açlık pasaport sormaz. Savaş sınır tanımaz. İnsan onurunun tehdit altında olduğu her yer vicdanın alanıdır.
"Yurt dışı" diyoruz ama hangi dış? Balkanlar’dan Afrika’ya, Ortadoğu’dan Orta Asya’ya uzanan hat yalnızca diplomatik bir harita değildir. Tarihsel ve kültürel bağların taşıdığı geniş bir hafızadır. Oralara uzanan yardım eli, sadece bugünün refleksi değil, aynı zamanda insani bir sorumluluğun devamıdır.
Türkiye son yıllarda insani yardım alanında görünür bir aktör haline geldi. Bu yalnızca ekonomik kapasiteyle açıklanamaz. Toplumun mayasındaki infak ve dayanışma bilinci bu hareketliliğin asıl kaynağıdır. Açılan bir su kuyusu yalnızca susuzluğu gidermiyor iki toplum arasında kalıcı bir bağ kuruyor. Bir yetime sahip çıkmak, sadece bireysel bir iyilik değil, ortak bir hafıza inşasıdır.
Elbette içerideki yoksullukla mücadele önceliğimizdir. Komşusu zor durumdayken uzağa bakmak vicdanı rahatlatmaz. Fakat iyilik bir tercih dayatması değildir. Sudan’a uzanan el Türkiye’den eksiltmez. Aksine, yardım kültürü güçlendikçe içerideki dayanışma da derinleşir.
İçeriyi ihmal etmek ne kadar yanlışsa, savaşın ve açlığın kuşattığı coğrafyalara sırt dönmek de o kadar eksiktir. Bu, adalet duygumuzu daraltır.
Sudan'ın çalkantılı siyasi gelişmeleri, bölgesel güç mücadeleleri ve uluslararası dengelerin bu krizi nasıl derinleştirdiği elbette ayrıca ve etraflıca ele alınması gereken başlıklardır. İç savaşın arka planı, aktörleri ve küresel hesaplaşmalar başlı başına bir değerlendirme konusudur. Fakat bu yazıyı, meselenin insani boyutuyla ve vicdani sorumluluğumuzla sınırlı tutmak istiyorum.
İftarın sonunda Harun amca ile yeniden göz göze geldik.
"Mesele denge" dedi.
Evet, mesele denge.
Bu ülkenin vatandaşı olarak içerideki yoksulluğa karşı sorumluyuz. İnsanlık ailesinin bir ferdi olarak savaşın ve açlığın kuşattığı yerlere karşı da sorumluyuz. Bu iki yük birbirine rakip değil aynı omuzda taşınması gereken iki emanettir.
Haftaya inşallah Sudan’da olacağım. İç savaşın gölgesinde hayatı ayakta tutmaya çalışan insanların hikayelerini, rakamların ötesindeki hakikati yazacağım.