Sene 1994-1995
Daha bıyıklarımız yeni terlemişti. Gençtik. Hızlıydık. Keskindik. Ama derin değildik.
İnandığımız şeylerin doğruluğundan emindik fakat o doğruların hangi zeminde durduğunu bilmiyorduk. Bir fikri savunmayı, o fikri taşımak sandık. Oysa taşıyamadığımız şey, bizzat kendi yerimizdi. Çünkü bir fikri taşımak, sadece onu tekrar etmek değil onu hangi tarihsel, toplumsal ve insani bağlam içinde anlamlandırdığını bilmektir.
İran Devrimi’nin etkisi altında büyüyen bir kuşaktık. O devrimi bir ideal, bir yön, bir kurtuluş modeli olarak gördük. Ama bir şeyi ıskaladık. Her devrim kendi coğrafyasının çocuğudur. Kendi tarihinden, kendi yaralarından, kendi iç dinamiklerinden doğar. Bir devrimi anlamak başka şeydir, onu taşımaya kalkmak başka şey.
Ali Paşa Camii’nde duyduğum o cümle bu yüzden halâ zihnimde yankılanır.
"Devrime giderken devrilmeyin."
Bir gece öğrenci evinden çıktık. Gecenin ilerleyen saatleriydi. Memleketim Tokat’ta, Ali Paşa Camii’nin avlusuna girdik.
Abdest almaya yönelirken şadırvanda birine denk geldik. İlk bakışta okumuş, kültürlü biri olduğu belliydi. Ama biz o yaşta, o hamlıkta, o acelecilikte karşımızdakinin kim olduğundan çok ne söyleyeceğimize odaklanmıştık.
Koltuğumun altında Ali Şeriati’nin Kendini Devrimci Yetiştirmek adlı kitabı vardı. O kitap bizim için sadece bir okuma değil, bir kimlik ilanıydı. O da kitabı fark etti. Biraz konuştuk. Ama biz konuşmaktan çok yükleniyorduk. Anlatmaktan çok bastırıyorduk. Hakikati temsil ettiğimizi düşündüğümüz için, anlamaya değil dönüştürmeye çalışıyorduk.
Toyduk. Hamdık. Aceleciydik.
O ise sakindi.
Dinledi.
Sonra başını kaldırdı ve şöyle dedi.
"Dikkat edin, devrime giderken devrilmeyin."
O an bu sözün ağırlığını kavrayamadım. Sıradan bir nasihat gibi geldi. Ama bugün geriye baktığımda, o cümlenin düşünce yolculuğumun en kritik eşiklerinden biri olduğunu görüyorum.
Çünkü devrilmek çoğu zaman bir anda olmaz. İnsan, en doğru yolda olduğunu düşündüğü anda yavaş yavaş devrilir. Fark etmeden. Hatta çoğu zaman haklılık duygusunun içinde devrilir.
Burada anlattığım şey bir pişmanlık hikâyesi değildir.
O günün gerçekliği içinde, o günün kendi tutarlılığıyla yaşanmış bir hâlin ifadesidir.
Bugünden bakarak, dünü mahkûm etmiyorum.
Sadece anlamaya çalışıyorum.
O günün içinde bulunduğumuz düşünce dünyası, kendi içinde bir anlam taşırdı.
Hatta belki de olması gereken buydu o yaşın, o zamanın, o arayışın içinde.
Bu yüzden bu anlatı, geriye dönük bir eleştiri ya da bir pişmanlık değil,
bugünün mesafesinden yapılan bir okuma olarak görülmelidir.
Aynı yıllarda köydeki evde yaşadığım bir sahne de bu hakikatin başka bir yüzüydü. Duvara astığım İmam Humeyni fotoğrafını gören babamın sorduğu soru halâ kulaklarımda.
"Kim bu adam?"
Ben onun anlamadığını düşündüm. İlk tokadı orada yedim. Çünkü mesele bir fotoğraf değildi mesele, bir gencin kendi gerçekliğinden uzaklaşma ihtimaliydi.
O dönemlerde "İrancı" kelimesi bir hakaretti. Seküler-Kemalist çevreler için bir dışlama aracı, İslami çevreler için ise bir aidiyet işaretiydi. Dün "İran’a gidin" diye dışlananlar vardı. Bugün ise o gün bu dile maruz kalanların bir kısmı, aynı dili başkalarına karşı kullanabiliyor.
"İrancı" etiketi.
Bu, düşünememenin kısa yoludur. Çünkü etiket, düşünmenin yerine geçen bir kolaylıktır. İnsan anlamadığı şeyi isimlendirir, isimlendirdiği şeyi de çözmüş zanneder.
Dün seni dışlayan dil neyse, bugün senin başkasına kurduğun dil de odur. Bu bir dönüşüm değil, bir tekrardır. Mesele kimin ne dediği değil, zihniyetin değişip değişmediğidir.
Bugün yaşadığımız temel sorunlardan biri şudur. İslami kesimin bir bölümü halâ coğrafyayı yeterince okuyamıyor. Bölgesel dengeleri, devlet aklını, tarihsel sürekliliği kavrayamıyor. Buna karşılık bazı siyasi çizgiler, ideolojik olarak uzak görünseler bile, bu gerçekliği daha net okuyabiliyor.
Bu acı bir gerçektir.
Çünkü mesele sadece neye inandığın değil, neyi ne kadar doğru okuduğundur.
İran tartışmaları da bu körlüğü ortaya koyuyor. İran’ı ya kutsayan ya da bütünüyle şeytanlaştıran yaklaşımlar, aynı yüzeyselliğin iki farklı yüzüdür. Birinde romantizm, diğerinde refleks vardır. Ama ikisinde de derinlik yoktur.
İran bir devlettir, bir akıldır. Aynı zamanda kendi çelişkileri olan bir devlettir. Ne bir ütopyadır ne de tek başına bir tehdittir.
Hiçbir toplum, başka bir toplumun uzantısı değildir.
Bu topraklara ait olan hiçbir insan, başka bir coğrafyanın temsilcisi değildir. Şii-Sünni ayrımı tarihsel bir gerçektir ama bugünün tüm gerçekliğini açıklayan mutlak bir anahtar değildir. Etkilenmeler olur, fikirler geçişkenlik taşır ama hiçbir coğrafya bütünüyle başka bir coğrafyaya dönüşmez.
Bu topraklar başka bir coğrafyanın kopyası olmaz.
Olmadı, olmamalı.
Çünkü bu toprakların birikimi başkadır.
Anadolu’nun irfanı, yüzyılların içinden süzülmüş bir dengeyle şekillenmiştir.
Burada inanç, sadece bir aidiyet değil, aynı zamanda bir terbiye, bir ölçü, bir hayattır.
Bu yüzden korku üretmek yerine anlamak gerekir.
Endişe yaymak yerine hakikati yerli yerine oturtmak.
Bu coğrafyanın insanı bilir ki,
başka bir tarihsel tecrübenin aynısını buraya taşımaya kalkmak,
bu toprağın ruhunu ıskalamaktır.
Ne bu topraklar başka bir yer olur,
ne de buranın insanı kendi kökünden vazgeçer.
Mesele bir etkilenme meselesi değil,
bir aidiyet meselesidir.
Aidiyet, taklitle değil, kökle kurulur.
Mesele burada bir siyaset tartışmasını aşar ve bir medeniyet meselesine dönüşür.
Çünkü medeniyet, sadece bir düzen değil insanın anlam dünyasını kurma çabasıdır. Bu çaba tek bir merkezden doğmaz. Farklı coğrafyaların ve tecrübelerin kesişiminde oluşur.
İslam medeniyeti de böyledir.
Anadolu’nun irfanı, Mezopotamya’nın kadim hafızası, İran’ın düşünsel derinliği, Arap dünyasının dil kurucu gücü, Balkanlar’ın sınır tecrübesi. Bunların her biri aynı bütünün farklı yüzleridir.
Sorun, bu çoğulluğu okuyamamaktır.
Bir tecrübeyi mutlaklaştırmak, diğerlerini yok saymak hakikati daraltır. Oysa hakikat, farklı merkezlerin ilişkisi içinde ortaya çıkar.
Bugün ihtiyacımız olan şey açıktır.
Etiketleri bırakmak.
Coğrafyayı okumak.
Gerçekliği görmek.
Ama bu kolay değildir. Çünkü etiket bırakmak konforu terk etmektir. Coğrafyayı okumak yüzleşmeyi gerektirir. Gerçekliği görmek ise yanıldığını kabul etmeyi.
Çünkü etiketleyen düşünmez. Etiketleyen hüküm verir. Hüküm veren çoğu zaman anlamaz.
Anlamayanlar en çok konuşanlardır.
Bir coğrafyayı anlamak güçtür. Ama ona körleşmek tehlikelidir.
Devrime gitmek bir iddiadır. Ama devrilmemek bir bilinçtir.
"Devrime giderken devrilmeyin."
Bir düşünce ahlakı.
Bir denge çağrısı.
