“Sol yanından vurulmak” diye bir söz vardır. Bu ifade, sadece bir mecaz değil; insanın iç dünyasında kopan en derin fırtınaların adıdır. Yüreğin tam ortasından gelen, susturulamayan bir sızı…
6 Nisan 2026 günü biz, tam da böyle bir yerden vurulduk. Bir hocayı değil sadece; bir yönüyle babayı, bir yönüyle ağabeyi, bazen bir dostu, bazen de en mahrem sırların emanet edildiği bir yoldaşı kaybettik: Süleyman Ata Hoca’yı… Evet, Yerine göre bize baba gölgesi, yerine göre ağabeylik, yarenlik sıcaklığını verdi. Yerine göre de bize arkadaşlık ve gereğinde sırdaşlık yapan bir sığınaktı.

O, sıradan bir davetçi değildi, zor günlerin adamıydı. Herkesin sustuğu zamanlarda konuşan, konuşmanın bedel istediği dönemlerde suskunluğu reddeden bir iradeydi. Cunta gölgelerinin memleketin üzerine çöktüğü, insanların kelimelerini yutkunarak sakladığı günlerde o, kelimeleriyle yol açıyordu. Birçoğunun cesaret edemediğini o yaptı: Hakikati dillendirdi. Birçok kimsenin konuşmaya cesaret edemediği konuları yaşadığı tüm zor günlerde anlatmaya devam etti. Konuşmanın en zor olduğu zamanda konuşulabileceğini ispat etti ve direnişte örnek ve önder oldu.

Belki süslü cümleler kurmazdı. Belki edebî sanatlarla bezeli hitabeler onun tarzı değildi.
Ama onun sözlerinde başka bir şey vardı: samimiyet. Ve samimiyet, en güçlü hitabet biçimidir. Evet, öylesine doğal, sade ve yürekten idi ki, konuştuğunda etkilenmemek mümkün olmazdı. Yolunu takip ettiği daha önderlerinden Hasan el-Hudeybi’nin dediği gibi; “Söz kalpten çıkınca kalbe ulaşır. Dilden çıkan söz ise kulak zarlarının ötesine geçmez.”

Cunta yönetimleri ve darbe zamanlarında hemen her kesin sindiği dönemde o parlayan bir yıldız misali insanlara yön gösteriyordu. O zor günlerde onun sesi sadece Gaziantep yöresinde değil, civar iller ve hatta vatan sathının birçok yerine kadar dilden dile, gönülden gönüle ulaşıyordu. Çünkü o ses, sadece bir insanın sesi değildi; o, bir duruşun, bir direnişin ve bir inancın sesiydi.

Konuşurken de nerede nasıl konuşacağını bilen babacan bir dava adamıydı. Sevinç ve tasa günlerinde de konuşmanın ustasıydı. Taziyede bir Süleyman, düğünde nişanda bir başka Süleyman’dı. Kısacası hayatın her anında sözün ustasıydı. Bir taziyede; yürek yangını ve gözyaşlarına tercüman olurken, bir düğünde ise sevincin en sade ve en içten ifadesi olabilirdi. Minberde ve Vaaz Kürsüsünde ise bambaşka bir Süleyman’dı. Sesi bazen bir merhem gibi yürekleri okşar, bazen de bir tokat gibi kalpleri titreten ve insanı kendine getiren gür bir sedaydı. Ama her hâlükârda insana dokunurdu.

İnsan tanıma hususunda ise adeta bir sarraftı. Kimin neye ihtiyacı olduğunu bilir, kime nasıl yaklaşılacağını sezgisiyle tayin ederdi. Ailevi meselelerde nice düğümü çözen, nice kalbi bir araya getiren bir hikmet sahibiydi. Bizzat ailevi sorunlar yaşarken bile nice ailevi sorunları sabır ve hikmetle çözmeye hep devam etti. Aynı gayret ve himmet ve hikmeti insanlar arasında sulh yapmakta da cömertçe kullandı.

Onun samimiyeti sadece bulunduğu çevreyle sınırlı kalmadı. Haremeyn yolları onunla defalarca kesişti. Onun samimi duruşu ve yürekten dokunuşları sebebiyle hacca umreye sayısız kereler gitti. Sayısız insan, onun rehberliğinde hac ve umre yaptı. Yaşı ilerlese de insanlar onu bırakmadı; çünkü o sadece bir rehber değil, aynı zamanda bir gönül mimarıydı. Haremeyn hatıraları; tabir yerindeyse anlatmakla bitmeyecek kadar çoktu ve anlattığı hatıralar, adeta yaşayan bir tarihti.

Sevmesi kadar buğzetmesi de başkaydı onun… Allah (cc) için severdi. Allah (cc) için buğzederdi. Sevdiğinde en yumuşak hâliyle bir merhamet timsali olurdu. Buğzettiğinde ise adeta Ömer bin Hattab misali bir heybet kuşanırdı. Özellikle onunla beraber yol yürüyen dostları onun Ömer (ra) misali şahsiyetini çok iyi bilirler. Mevla azze ve celle onu çok sevdiği Ömer (ra) ile Nebiler, Salihler, Sıddıklar ve şehitlerle haşr eylesin.

İşte böyle mümtaz bir şahsiyetti Süleyman Ata Hoca… Zor günlerin adamı… Onun ardından konuşmak kolay değil. Çünkü bazı olaylar gibi, bazı insanlar da anlatılmaz; yaşanır. Ve bazı boşluklar vardır ki, doldurulması çok zordur. Yani biz, sadece bir insanı değil; bir dönemi, bir üslubu, bir duruşu uğurladık. Ama geriye bıraktığı şeyler, onun yokluğunu biraz olsun hafifletecek kadar büyük: Bir hatıra, bir iz ve en önemlisi bir örneklik

Şimdi bize düşen, onun bıraktığı yerden devam edebilmek.

Zor günlerde susmamak. Hakikati eğip bükmeden söyleyebilmek. Onun ilerlemiş yaşına rağmen görevlerini aksatmadan koşturduğu gibi özveriyle çalışmaya devam etmek. Çünkü bazı insanlar ölmezler… Onlar, yürüdükleri yolda bıraktıkları izlerle yaşamaya devam ederler. Tabi o izleri takip eden yarenleriyle… Subhaneke... Bi-hamdike... Esteğfiruke...