Dünya, tarihin en keskin virajında, yükselen bir gücün yerleşik bir devi yerinden etme sancısı olarak bilinen Tukidides Tuzağı’na doğru pupa yelken ilerliyor. Antik Yunanlı tarihçi Tukidides’in adıyla anılan bu kavram, hegemon güçlerin el değiştirdiği o 16 büyük düzen değişiminden 12’sinin kanla yazıldığını hatırlatır. Bugün etrafımızda biriken küresel hercümerç, sadece bir istatistik değil; reformla ayakta kalamayacak kadar yıpranmış bir uluslararası düzenin yıkılış sancısıdır. Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş’un tabiriyle Türkiye, tam da bu belirsizlik sarmalının ortasında terörle mücadelede artık "geri dönülemez noktayı" geçmiştir. Okyanusu aşan bir uçağın, yakıtı bitip artık menzile mecbur kaldığı o kritik eşik gibi, biz de artık kendi kaderimizi tayin etmekte kimseden icazet almadığımız bir evreye adım attık.
Bu stratejik özerklik, sadece askeri bir başarı değil; yerleşik küresel düzenin kurguladığı senaryolara karşı geliştirilmiş asimetrik bir tahkimattır. Akıncı’dan atılan ve havada hedef arayan "Eren" mühimmatı, sadece bir teknoloji şovu değil; Türkiye’nin maruz kaldığı vesayet prangalarından vazgeçip kendi özgün yoluna dönme iradesidir. Zira teknolojik üstünlük bizi sahada var kılsa da bizi biz yapan asıl unsur, o zırhın içinde hangi frekansa ayarlandığımızdır. Bugün hepimiz birer "vaktin esiri" olarak, bizi hakikatten koparıp sığ bir dikkat süresine hapseden ekranların mahkûmuyuz. Vagonlaşan kitleler, kendisine dayatılan bu tek tip şablon içinde kendi küçük dünyasına sığınmayı unutuyor.
Ramazan ayı, bizi bu küresel gürültüden uzaklaşıp kendi iç dünyamızda tefekküre ve nevafilde yoğunlaşmaya çağırırken aslında stratejik bir kapı aralamaktadır. Zihnimiz sadece düşünce imal eden bir fabrika değil, hakikati süzen bir alıcı (transceiver) gibi çalışmalıdır. Eğer iç dünyamızı doğru frekansa ayarlayamazsak, başkalarının kurguladığı parazitlerden kendi sesimizi duyamayız. Başarıya giden yolda öfke patlayıcı bir yakıt olabilir; ancak bu topraklarda menzile sadece hasbi bir muhabbet ve aşk ile varılır. Tukidides Tuzağı’nın kanlı istatistiklerine karşı bizim en büyük siperimiz, hem sahada hem de gönülde kurduğumuz bu çift taraflı dengedir. Eren mühimmatı sahadaki hedefi yanılmaz bir hassasiyetle bulurken, biz de kendi iç dünyamızdaki o hasbi sadakati korumak zorundayız. Vaktin bir sahibi vardır ve her şey O'nun emriyle olmaktadır.
Savunma sanayiindeki "geri dönülemez nokta" bizi küresel fırtınalardan korur; ancak insan kalmayı, başkalarının kurguladığı o karanlık senaryolara teslim olmayan zihin dünyamız başaracaktır. Çünkü beka sahada başlar, kalpte mühürlenir.