0

Haftanın yorgunluğu, iş, güç, okul derken bazen günlerin nasıl geçtiğini unutuvermişti Hüsnü Bey. İki çocuk babası olan Hüsnü Bey, hafta sonunun gelmesini iple çekiyor, içi içine sığmıyordu. Öylesine yoğun bir iş temposu ile çalışıyordu ki, eve geldiği zaman çocukları henüz uyumuş oluyordu. Sabah çocukları uyanmadan da yola koyulmak zorunda idi. Üstelik eşinin hayatı da kendininkinden farklı sayılmazdı. Eşinin tek avantajı eve biraz daha erken geliyor olmasıydı. Hüsnü Beyin her gün evden işe, işten eve gelmek için trafikte harcadığı vakit gününün tam üç saatini alıyordu. Bu yüzden de aynı evde yaşayan dört yabancı gibi yaşıyorlardı hayatı hiç yok yere.

Koşarak bir ömrü yaşamak ve çocuklarına masallar anlatamadan, onlarla oyun oynayamadan ve bir akşam yemeği yiyemeden günlerini geçirmenin ne demek olduğunu biliyordu Hüsnü Bey. Cumartesi iş gününün sonunda eve geldiğinde, eğer çocukları yatmamış ise onlarla biraz vakit geçiriyor, Pazar günü neler yapabileceklerini planlıyorlardı. Hüsnü Bey ve eşi sanki bütün bir haftayı Pazar günü için yaşıyorlardı. İkisi de bilinçli ve aklıselim ebeveynlerdi. İş saatlerinden arta kalan vakitlerde veya öğlen aralarında, çocuklar için verimli geçebilecek pazar günlerinin programını yapmak için bir sürü alternatif bulmaya çalışıyorlardı.

Mesela bir Pazar gününü çocuklarla balık tutarak geçirmek, başka bir Pazar onları çocuk tiyatrosuna götürmek, ardından piknik yapmak inanılmaz lezzetli geliyordu. Diğer Pazar günlerinde ise sonbaharda dökülen yaprakları toplamak, kışın kestane alıp pişirmek, hep beraber kek yapmak, masallar anlatmak, aile büyüklerini ziyarete girmek, ailecek yürüyüş yapmak, birlikte pazara gitmek, müzelere, sergilere, cami, tarihi mekanlara ziyarete gitmek gibi yüzlerce seçenek bulup hayatın tadını bir güne sığdırmaya çalışıyorlardı. Hayatı çocukları için anlamlı kılmanın verdiği büyük bir huzur ile yoğun iş temposu ile geçen hafta içinin çabucak bitmesini sabırla beklemekten başka çareleri yoktu Hüsnü Bey ve eşinin.

Bir gün olanlar olur ve Hüsnü Bey, çalıştığı kurumda bulunan bir mesai arkadaşının haksız eleştirisine maruz kalır. Arkadaşı ona "çocuk kısmını atacaksın Büyük Alış Veriş Merkezlerinin eğlence merkezlerine, sen de mağaza dolaşıp, hayatın tadını çıkaracaksın, biraz da kendin için yaşayacaksın üstadım" demiş. Hüsnü Bey bir süre düşündükten sonra mantıklı gelmiş söylenenler. Hem hafta içi yorucu iş temposu, hem de hafta sonu için çocuklara özel program yapmak fazla yorucu olmaya başlamış. İşte olanlar olmuş, çocuklarını bir Alış Veriş Merkezinin Eğlence Merkezine götürmek, sonrasında da mağaza gezmek çok zevkli gelmeye başlamış. Fakat Alış veriş merkezlerinin, ruhsuz dünyasından, insanları birbirinden koparan, zaman ve mekan kavramını yok eden özelliklerinden bihaberlermiş henüz.

Büyülü bir Dünyanın içinde kayboluyorlarmış adeta Hüsnü Bey ve ailesi, sonrasında da hazır gıdaların lezzetinden nasipleniyorlarmış. Fazla emek vermeden de hayat ne kadar güzel işlemeye devam ediyormuş meğer. Hem sonra binlerce çocuk AVM içinde eğlenerek vakit geçirebiliyormuş. Binlerce çocuk AVM içinde eğlenerek vakit geçirerek, kayboluyorlarmış aslında.

Gün geçtikçe yaptıkları pikniklerin, gittikleri çocuk tiyatrolarının, aile sıcaklığının sağladığı güzel günlerin yerini, farklı farklı mekanlardaki AVMler ( Alış Veriş Merkezleri) almış. Hüsnü Bey bir şeyin farkında değilmiş henüz. Çocukları artık eski çocukları değilmiş. Daha bencil, asosyal, hayatı anlamakta güçlük çeken, iletişim becerisi zayıf çocuklarmış. Kayıp çocuklarmış AVM de büyüyen çocuklar, Hüsnü Beyin çocukları da artık ruhsuz AVM ler de vakit geçirerek büyüyorlarmış ve zaman içerisinde kayboluyorlarmış.