Suriye, artık sınırlarını aşan bir denklemin parçası durumunda. Sekiz sene evvel "ZALİM Esad Rejimi" ile "Suriye halkı" arasında başlayan çatışmaların, bugün yerini KÜRESEL BİR HESAPLAŞMAYA bıraktığı hepimizin malumu. Bazı odaklarca kullanılan terör örgütlerinin, Suriye meselesini içinden çıkılmaz bir hale getirdiği ise tartışılmaz. Öyle ki ABD'nin, BİRÇOK ÜLKE GİBİ terör örgütü listesine aldığı PKK ile iş tutmaması; İran'ın, kendi güdümünde bir takım milisleri desteklemesi, diğer yanda da PKK konusunda beklediğimiz hassasiyeti göstermemesi; Rusya'nın ise henüz PKK'yı terör örgütü kategorisine dahi almaması, bu unsurların bir MANİVELA olarak kullanıldığını ispatlıyor.

Oysa bu ülkelerin Suriye'ye giriş serüvenini düşündüğümüzde, hep aynı ideal etrafında birleştiklerini çoğumuz anımsamaktayız. Zira ABD, Fransa, İngiltere, İran, Rusya hatta Çin bile, daima DAEŞ ile mücadele adıyla Suriye'de bulunduklarını söylediler/söylüyorlar. Lakin gelinen aşamada Türkiye haricindeki tüm ülkelerin, iddia edildiği gibi ortak düşman konseptinde bile yakınlık kuramaması, konunun çok farklı bir şekle evirildiğini işaret ediyor.

Mesela İran ve Rusya birbirlerine yakın görülse de, "rejim üzerinde kimin daha fazla söz sahibi olacağı" noktasında derin bir çatışma içerisindeler. Öte tarafta ABD, İngiltere ve Avrupa diye ifade edilen batı paktında, müşterek bir tavırdan bahsetmek söz konusu bile değil. Esed'e bakarsanız, bizim dışımızdaki tüm ülkelere göz kırmakla meşgul. ABD ambargosu vesilesiyle sıcak diyalog kurduğumuz Rusya ve bölge güvenliği için işbirliği yaptığımız İran'ın, İdlib mevzusundaki yaklaşımı ise zaten ortada.

Anlayacağınız tüm aktörlerin BELLİ SAİKLERLE, farklı telden çaldığı bir dönemdeyiz. Bu duruma nasıl gelindiğini, sebeplerini ve nedenlerini defalarca yazdık-çizdik. O yüzden detaya girme niyetinde değilim. Ancak bugün itibariyle birçok şeyin İdlib'de düğümlendiği, sonrasının da buna göre şekilleneceği kesinlikle göz ardı edilmemeli. Çünkü İDLİB DEMEK DOĞU AKDENİZ DEMEKTİR. Aynı zamanda Akdeniz'den İran sınırına uzanan hattın, mihenk taşını temsil etmektedir. Dolayısıyla da güney sınırlarımızın emniyeti için stratejik bir konumdadır.

***

O cihetle bölgede işbirliği yapan Türkiye, Rusya ve İran'ın asgari müştereklerde bir çözüm yolu araması önem arz ediyor. Bu amaç için Tahran'da düzenlenen zirvede, tarihe geçecek birçok şeyin yaşandığı şüphesiz. Örneğin buradaki en dikkat çeken hususun; zirvenin canlı yayınlanmasından ziyade, Sn. Cumhurbaşkanımızın SİVİL HASSASİYETLERİ ÖNCELEYEN DİK DURUŞU olduğunu söyleyebiliriz. Keza İranlı şair Şirazi'nin; "Eğer sen başka insanların mihnetinden, ıstırabından gamlanıp kederlenmiyorsan, sana Âdemoğlu demek yakışmaz" beytini, muhataplarının yüzene okuması fazla söze hacet bırakmıyor.

Sn. Cumhurbaşkanımızın "ateşkes" ibaresininim metne yazılması talebi ve diğer liderlerin "taraflar burada yok" diye topu taca atması da hatırlarda kalacak bir diğer hadise. Kaldı ki terör örgütlerinin temizlenmesi gerektiğini birçok kez ifade eden Sn. Cumhurbaşkanımızın; burada ılımlı muhalefeti kastederek, tıpkı Astana'da olduğu gibi rejimi temsil eden ülkeleri muhatap aldığı yadsınamaz. Elbette zirvede Ruhani'nin FIRAT'IN DOĞUSUNU alenen dile getirmesi kadar, Putin'in "rejimin Suriye'de %90 hakimiyete ulaştığını" söylemesi de, BİRBİRİNİN ZITTI İKİ AÇIKLAMA olarak unutulmaması gerekli.

Sonuç olarak Tahran Zirvesi'nde, her şeye rağmen siyasi bir çözüme kapı aralandığını söylemek mümkün… Zira tüm liderlerin "Suriye'nin toprak bütünlüğüne" vurgu yapması ve "Anayasa konusunun gündeme getirilmesi" aynı anlama geliyor. Peki, "İdlib'e yönelik bir harekat yapılacak mı "derseniz. Rusya ve İran'ın tavrı, yapılacağı yönünde bir izlenim veriyor. Fakat Türkiye'nin "HASSASİYETLERİNE VE ÖNERİLERİNE" özen gösterileceğinin ipuçları da yok değil. Bu açıdan asıl meselenin masum siviller ve Türkiye'nin İdlib'deki gözlem noktaları olduğu net. Yoksa olası bir provokasyona, Devletimizin sessiz kalmayacağı kati surette iddia edilemez.

Vesselam…