Kurban günlerindeyiz...

Kulluk, kurban ve kurbiyet birbirini bütünleyen üç kavram...

Kurban tevhid ve takva ile temellendirilince gerçek anlamını buluyor… Kurban öğretisinde öne çıkan kurbanın eti değil, kesenin niyetidir…

Bu bağlamda kurban, gelenekten gelen bir ritüel değil, rabbani bir duruştur…

Kurban bir tespit... Bir tercih... Ve bir teslimiyettir…

Hangi teslimiyet özgürleştirir?

Hangi itaat köleleştirir?

Bunun ayırdına varmak için kurban tasavvurunu doğru idrak etmek durumundayız…

İnsan neyi, ne uğruna feda etmelidir?

İnsan bazen vererek çoğalır, vazgeçerek özgürleşir, paylaşarak arınır…

Kurbanın nihai anlamı, yalnızca bayram günlerinde icra edilen bir vecibe değil, insanın hayatta nerede durduğunu, tarafını kimden yana belirlediğinin simgesel ifadesidir…

Maalesef temel kavram ve değerlerimizdeki anlam yozlaşması, bu konuda da ortaya çıkıyor… Seküler kulvarlara savrulan Müslüman zihin şiarlarını ve şuurunu yitirme riski altında... Bereket ki, birçok konu ve kavramda olduğu gibi kurban konusunda da en net ve en nitelikli tanımlamayı bize sunan Gazze oldu...

Gazze mektebinden şunu öğrendik; insanlar iki kısımdır:

Kurbanlaştırılanlar…

Kurban olmanın erdemini taşıyanlar...

Evet, Gazze öğretisi ile kurban teolojisi ve sosyolojisi yeniden anlam kazandı...

Kurbanlaştırılma ile kurban olmayı göze alma arasındaki kritik ayrımı tüm netliği ile ortaya koyan Gazze oldu…

Filistin kurbanlaştırılmaya ilk günden beri itiraz ediyor... Ölümden anlam üretiyor… Çoğu zaman ölümleri hayatlarından daha çok etki bırakıyor… Yahya Sinvar, İsmail Heniyye, Ebu Ubeyde, Muhammed Dayf...

Gazze bugün, kurbanlaştırılmış bir coğrafya değil, egemen sistemin oyununu bozan, uykusunu kaçıran bir meydan okuma okulu…

Gazze hiçbir kalıba sığmıyor, hiçbir literatür yeterince ifade etmiyor, hiçbir sosyoloji hakkıyla tanımlamaya yetmiyor…

Katliam, mezalim, vahşet bir toplumun topyekûn kurban edilmesi ama yine de şer güçlerin hesabı tutmuyor…

Bir deri, bir kemik kalsalar da direnişlerini kaybetmeyen, direnişten vazgeçmeyen; şehadet, sebat, haysiyet, özgürlük ve iman ile varoluşlarını sürdürmeye devam ediyorlar…

Gazze Allah’tan başkasına kurban olunamayacağının dersini veriyor…

Anlıyoruz ki, Filistinliler zorbaların tahakkümü altında kurbanlık koç değiller, İbrahimi bir teslimiyeti, İsmaili bir teslimiyeti bu çağa taşıyorlar…

Müstekbirlere boyun eğmeyen ama sıra Allah yolunda kurban olmaya gelince “boynum kıldan incedir” diyen adanmış bir toplum...

Allah yolunda özgürlük için, onur için, imanını hayatına hakim kılmak için kurban olmayı göze almış cesur yürekler...

Pasif kurbanlık nesneler değil, Siyonistleri çıldırtan özneler, çağa not düşen aktörler...

Filistin’in kaderi, Allah yolunda akıttıkları kan ve verdikleri kurbanlarla netlik kazanıyor… Hayatlarından vazgeçmek pahasına iman ve ideallerinden vazgeçmiyorlar…

Evet, Gazze’de kurban bilincini kuşanan bir halk susmuyor, susturulamıyor... Kurbanlarına ağlamıyor, sızlanmıyorlar… Kendilerini feda ederken insanlığa kurtuluş yolunu müjdeliyorlar…

Gazze kurbanlarından bir kare paylaşmak istiyorum:

Dr. Alaa en-Neccar, Nasser Hastanesinde çalışan çocuk doktoru bir hanımefendi... 40 yaşında, 10 çocuğu var… Gündüz yaralı çocukları kurtarmak için canını dişine takmış, çırpınıyor… Akşam evine gittiğinde 10 çocuğundan 9’unun şehit olduğunu görüyor… Evet, bir günde dokuz kurban... Çocuklarının parçalanmış, kömürleşmiş bedenlerinden arta kalanları toplamaya çalışan bir anne... Yahya, Rakan, Ruslan, Cübran, Havva, Revan, Sayden, Lokman, Sidra...

En küçük çocuk Sayden henüz altı aylıktı...

Demek ki altı aylıkken de kurban olunabiliyormuş!

Anne kurbanlarını Rabbine arzediyor:

“Bu çocukları zaten şehid olmaları için doğurmuştum. Benim çocuklarımın Filistinli çocuklardan hiçbir farkı yok. Filistinli tüm çocuklar benim çocuklarımdır. Görevimin başındayım.”

Daha sonra çocuklarının babası Dr. Hamdi de kurban kervanına katılıyor…

Artık Gazze’de kurban olayı tekil değil, çoğul kurbanlara tanık olyoruz…

Peki, biz ne yapıyoruz?

Kurbanlarımızı Gazze’ye bağışlıyoruz ya!