Bir bankadan mesaj gelse, “Hesabınızdan başka birinin hesabına para aktarıldı” dese, uykularımız kaçar. Gün boyu bunun hesabını yapar, nerede hata yaptık diye düşünürüz. Peki ya mahşerde iyiliklerimiz başkalarının hesaplarına aktarılsa ve hesabımızın eksiye düştüğünü görsek o zaman ne yapacağız? İşte asıl korkulması gereken tablo budur. Çünkü o gün ne itiraz vardır ne de telafi.
Bugün dilimiz rahat, vicdanımız suskun. Oturuyoruz, konuşuyoruz, anlatıyoruz. “Ben doğruyu söylüyorum” diyerek başkalarının ayıplarını masaya yatırıyoruz. Oysa Kur’an bu rahatlığı yerle bir eden bir soruyla yüzümüze bakıyor:
“Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biriniz, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” (Hucurât, 12).
Bu ayet, gıybeti sıradan bir kusur değil, insanın fıtratını sarsan bir vahşet olarak tanımlar. Ama biz bu vahşeti kelimelerle süsleyip sohbet adabına dönüştürüyoruz.
Rasûlullah (s.a.v.) gıybetin sınırını net çizer:
“Kardeşini hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır.”
“Peki ya söylediğim şey onda varsa?” denildiğinde ise şu hükmü verir:
“Varsa gıybet etmiş olursun, yoksa iftira etmiş olursun.” (Müslim).
Yani kaçış yok. Dil konuştuğu anda, defter yazmaya başlıyor.
Asıl sarsıcı tabloyu ise mahşer günü bekliyor bizi. Peygamberimiz (s.a.v.) gerçek iflası anlatırken şöyle buyurur:
“Ümmetimden müflis; namazla, oruçla, zekâtla gelir; fakat buna sövmüş, şuna iftira atmış, bunun malını yemiştir. Sevapları hak sahiplerine verilir. Sevapları biterse onların günahları buna yüklenir, sonra cehenneme atılır.” (Müslim).
İşte mahşerde eksi bakiye budur.
Dünyada dindar görünen ama ahirette borçlu çıkanların dramıdır bu. Çok ibadet edip, diliyle hepsini dağıtanların hazin sonudur.
Bugün birinin hesabına izinsiz para aktarılsa ayağa kalkarız. Ama birinin onurunu, haysiyetini çalarak sevaplarımızı aktardığımızda neden bu kadar sessiziz? Demek ki bizim için mesele adalet değil, menfaattir. Para gidince canımız yanıyor, sevap gidince umursamıyoruz.
Oysa fani olan para, telafi edilebilir. Ama ebedi olan amel, gitti mi geri gelmez. Mahşerde kimse “bilmeden söyledim”, “niyetim kötü değildi” diyemeyecek. Orada sadece hesap konuşacak.
Belki de kendimize sormamız gereken en ağır soru şudur:
Bugün dilimizi özgür bırakırken, yarın ahirette hangi yüzle alacaklı olmayı bekliyoruz?
Çünkü şurası kesin:
Dilini tutamayanın, mahşerde bakiyesi olmaz.