Modernite ile karşılaşmamızdan itibaren neredeyse hiç eskimeyen tartışmalardan birisi de alt başlıkları çoğaltılabilecek bir içeriğe sahip olan Modern Batı ile ilişkilerimizdir. Bu çerçevede Batı modernitesinin taklidi eleştirilirken, özgünlüğün nasıl sağlanacağı tartışmalara dahil edilmektedir. Özelde sosyal bilimler söz konusu olduğunda yerlilik tartışmaları bir boyutuyla bu noktaya tekabül etmektedir.

Modernite kendisini evrensel bir perspektif olarak sunmuştur. Bunun anlamı; Modernlik içerisinde geliştirilen teori ve yargıların tüm dünya için geçerli olduğunun varsayılmasıdır. Bu evrenselliğe bir de tüm insanlık tarihindeki geçerliliği de ilave ettiğimizde Postmodernlik tarafından “meta teori” olarak ifade edilen bir kavrama ulaşmaktayız. Fakat postmodernlik bu evrenselliğe itirazıyla öne çıkmaktadır.

Burada bizim problemimiz ise özelde sosyal bilimlerde Batı’da geliştirilen teoriler üzerine olacaktır. Bilindiği üzere Batı’da tabiat bilimlerini takip eden sosyal bilimler başından beri “euro-centric” bir karakter taşımıştır. Wallerstein ve arkadaşlarının sosyal bilimlere dair raporlamasında -ki Sosyal Bilimleri Açın isimli bir kitap olarak Türkçe’de yayımlanmıştır- üzerinde yoğunlukla durulan sorun budur.

Dolayısıyla sosyal bilimlerde dolaşımda olan teoriler Batı dünyasının “kendi”sinden hareket ederek yaptığı okumalara dayanmaktadır. İlk başlarda özelde sosyal olayları tek faktöre dayanan teoriler revaçtaydı. Söz gelimi; toplumsal olayları ferdin davranışlarına, yine toplumsalın kendisine bağlayan -sosyolojizm- teoriler ağırlıktaydı. Fakat esas sorun; bizzat Avrupa’yı diğer toplumlarla ilişkide hiyerarşi kurarak üste yerleştiren yaklaşımlardı. Nitekim sosyoloji kitaplarına bakıldığında “Aryan ırkının diğerlerine göre üstte olduğunu” beyan eden teoriler mevcuttur ki, çok açık biçimde euro-centric’tir. Yine Weber’in doğu toplumlarının rasyonelliğine dair analizleri de benzer bir yönsemeyi içinde barındırmaktadır. Özellikle antropolojideki teoriler bu konuda çok daha belirgindir. Zira ilk başlarda Batı dışı toplumlar -yoğunlukla Afrika- üzerinde yapılan antropolojik araştırmaların sonuçları bu toplumlar üzerine hiyerarşi kuracak sonuçlara ulaşmaktaydılar.

Batı’daki Sosyal bilim okumalarının dikkat çekilmesi gereken bir başka boyutu da teoloji ile ilişkisidir. Öncelikle teolojiden bir kopuş olarak başlayan sosyal bilimler bizzat hem teolojiden kaynaklanma hem de teolojik bir forma bürünme bağlamında kendilerini göstermişlerdir. Dinin merkezden çekilmesinin ardından nasıl bir toplum inşa edileceği en temel sorunların başında gelmiştir ki, Durkheim’ın başından sonuna problemi budur. Nihayetinde Durkheim dinin kökenini de toplumda bularak toplumu tanrılaştırmıştır. Öte yandan Comte ise sosyolojiyi metafizik spekülasyonlardan kurtarmak isterken, yeni insanlık dinine bir ilmihal -Pozitivizm İlmihali- yazarken kendisini bulmuştur.

Peki bu gerçeklikler karşısında nasıl bir tavır takınmak gerekir? Bazıları sosyal bilimler ve sosyolojiye rezervler geliştirmekte bazıları ise Batı’da üretilen üretilen teoriler çerçevesinde Türkiye toplumunu okumaya çalışmaktadırlar. Aslında sosyal bilimler bir bakıma bugüne kadar bu gerilimin ortasında kaldı. Fakat özellikle bugün bu sorunun farkında olmayan ya da Batılı kavramlar üzerinden konuşmanın konforu ve prestijini sürdürmek isteyen yeni sosyal bilimcilerimiz yetişmeye devam ediyor.

Esasen sosyal bilimlerin Euro-centric karakteri geçmişten bu yana yapılan çalışmalarda Batı dışı toplumları da dönüştürmüştür. Aslında sosyolojik bilginin doğasını sosyolojinin modernlikle yakın ilişkisini dışarıda bırakarak analiz edemeyiz. Tam da bu sebeple sosyolojik bilginin Türkiye koşullarında teorisini üretmesi gerekiyor ki bu, Anadolu’daki pratiklerin teorileştirilmesi anlamına geliyor bir bakıma.